17 Ağustos’ta Başlayan 6 Şubat 2023 Kırılan Fay: Devlet ve Neoliberal Afet Düzeni -Eren Aydın

featured
Paylaş

Kurumlar Çökünce Kahramanlar Çağrılır: Afet Yönetiminin Popüler İsimlere Terk Edilişi

17 Ağustos 1999 Marmara Depremi yalnızca yer kabuğundaki fay hatlarını kırmadı; Türkiye’nin afet yönetimi anlayışındaki yapısal kırılmayı da bütün çıplaklığıyla ortaya çıkardı. O gece doğadaki fayla birlikte siyasal ve toplumsal düzenin fayı da kırıldı.

Deprem, devletin yıllardır ihmal ettiği sivil savunma kapasitesinin; afet öncesi hazırlıkların, müdahale olanaklarının ve kurumlar arası koordinasyonun ne kadar yetersiz olduğunu gösterdi. Arama-kurtarmadan haberleşmeye, sağlık hizmetlerinden barınmaya kadar hemen her alanda ciddi zaaflar yaşandı. Bu tablo ne rastlantıydı ne de yalnızca birkaç yöneticinin beceriksizliğiyle açıklanabilirdi. Ortaya çıkan yıkım, kamusal hizmetlerin geri plana itilmesinin ve devlet kapasitesinin sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda biçimlendirilmesinin sonucuydu.

Türkiye’de sivil savunma, uzun yıllar boyunca halkı afetlere karşı koruyacak güçlü ve yaygın bir kamu kurumu olarak geliştirilmedi. Soğuk Savaş’ın antikomünist siyasal atmosferi içinde sivil savunmaya başka işlevler yüklendi; toplumun afetlere hazırlanması, bilimsel risk azaltma çalışmaları ve profesyonel müdahale kapasitesi ikinci plana atıldı. Kaynaklar halkın güvenliğine değil, egemen sınıfların siyasal önceliklerine göre dağıtıldı.

17 Ağustos Depremi bu tercihin ağır bedelini bütün toplumun gözleri önüne serdi. Ancak kamusal yetersizliğin sınıfsal ve siyasal nedenleri gerektiği ölçüde tartışılmadı. Bunun yerine kamuoyunun dikkatini başka bir yöne çeken yeni bir anlatı kuruldu: Afetlerde sivil toplumun, gönüllülüğün ve bireysel kahramanlığın “kurtarıcı” rolü.

Kamusal sorumluluktan bireysel kahramanlığa

Dönemin merkez medyası bu anlatının kurulmasında önemli bir işlev üstlendi. AKUT’un kamuoyunda görünür hâle gelmesi yalnızca başarılı kurtarma çalışmalarının sonucu değildi; aynı zamanda bireysel kahramanlık öykülerini afet yönetiminin merkezine yerleştiren yeni bir kültürün inşasıydı.

Dağcılık geçmişine sahip kişilerin öne çıkarılması, turuncu ya da kırmızı tulumlu kurtarma ekiplerinin televizyon ekranlarında sürekli gösterilmesi ve kurtarma faaliyetlerinin birkaç tanınmış isimle özdeşleştirilmesi, afet yönetiminin kurumsal kapasiteden çok bireysel fedakârlık üzerinden değerlendirilmesine yol açtı. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in AKUT’a Hazine arazisi ve bina tahsis etmesi sırasında bile basının ilgisi kamusal afet politikasına değil, kurtarma köpeğinin Ecevit’in elini yaladığı görüntülere yöneldi.

Kuşkusuz gönüllülerin enkaz başındaki çabaları ve kurtardıkları hayatlar küçümsenemez. Sorun gönüllülüğün varlığı değil, onun kamusal sorumluluğun yerine geçirilmesidir. Devletin neden hazırlıksız olduğu, kamu kurumlarının neden gerekli kadro ve donanıma sahip bulunmadığı, kentlerin neden denetimsiz ve sağlıksız biçimde yapılaştığı tartışılması gerekirken dikkatler bireysel kahramanlıklara kaydırıldı. Böylece sistemin yapısal sorumluluğu görünmezleştirildi.

Bu anlatı neoliberal ideolojinin temel önermesiyle uyumluydu: Devlet toplumsal sorumluluklarından çekilecek; boşalan alanı piyasa, hayırseverlik, sivil toplum kuruluşları ve gönüllüler dolduracaktı. Afet yönetimi de eğitim, sağlık, barınma ve sosyal güvenlik gibi kamusal alanların yaşadığı dönüşümden bağımsız değildi.

Afetin piyasalaştırılması ve hayırseverlik düzeni

Arama-kurtarma derneklerinin yanı sıra yardım kampanyaları ve çeşitli gönüllü oluşumlar hızla çoğaltıldı, görünür kılındı ve parlatıldı. Afetler giderek bağış kampanyalarının, televizyon programlarının, şirket sponsorluklarının ve bireysel yardım organizasyonlarının faaliyet alanına dönüştürüldü.

Dönemin sembolik örneklerinden biri Oktar Babuna’nın yürüttüğü geniş çaplı kan toplama kampanyasıydı. Kampanya kamuoyunda büyük yankı uyandırmış, daha sonra toplanan kanların kullanımı ve akıbeti hakkında çeşitli tartışmalar yaşanmıştı. Bu örnek, kamusal denetimden uzak ve kişisel güvene dayalı yardım faaliyetlerinin taşıdığı sorunları göstermesi bakımından önemlidir.

Medyanın sürekli yinelediği temel iddia şuydu: Gelişmiş ülkelerde de afet yönetiminde sivil toplum ön plandaydı. Oysa bu söylem eksik ve bağlamından koparılmıştı. Pek çok ülkede gönüllü kuruluşlar önemli roller üstlense de afet yönetiminin temel sorumluluğu güçlü kamu kurumlarında kalmaktadır. Profesyonel arama-kurtarma, lojistik, sağlık, haberleşme, planlama, koordinasyon ve risk azaltma hizmetleri esas olarak devletin kurumsal kapasitesiyle yürütülür. Gönüllülük bu yapıyı tamamlar; onun yerine geçmez.

Türkiye Afet Müdahale Planı’nda da kamu kurumlarının, yerel yönetimlerin ve diğer aktörlerin görevlerini tarif eden benzer bir çerçeve bulunmaktadır. Fakat kâğıt üzerindeki planlarla sahadaki kurumsal kapasite aynı şey değildir. Kamu kurumları yeterli bütçeye, liyakatli kadrolara, teknik donanıma ve demokratik denetime sahip değilse en ayrıntılı plan bile gerçek bir güvence oluşturamaz.

Afetlerin sınıfsal yüzü

Deprem doğal bir olaydır; kitlesel yıkımın boyutu ve sonuçları ise toplumsal ve sınıfsaldır. Aynı büyüklükteki bir deprem herkesi aynı ölçüde etkilemez. Sağlam konutlarda yaşayanlarla dayanıksız ve denetimsiz yapılarda yaşamak zorunda bırakılanlar aynı riski taşımaz. Özel sağlık, ulaşım ve iletişim olanaklarına sahip olanlarla bütün ihtiyaçları için aksayan kamu hizmetlerine bağımlı bulunanlar aynı koşullarda değildir.

İşçiler, yoksullar, göçmenler, kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve engelliler afetlerden daha ağır etkilenir. Çünkü kapitalist kentleşme güvenli barınmayı bir hak olarak değil, satın alınabilen bir meta olarak örgütler. Toprak rantı, inşaat sermayesi ve siyasal iktidar arasındaki ilişkiler; bilimsel kent planlamasının, yapı denetiminin ve halkın güvenliğinin önüne geçer. Sermaye kâr ederken risk toplumsallaştırılır; yıkım gerçekleştiğinde ise bedel emekçilere ödetilir.

Bu nedenle afet politikasını yalnızca arama-kurtarma faaliyetlerine indirgemek yanlıştır. Asıl mücadele, insanların enkaz altında kalmasını önleyecek bir toplumsal düzenin kurulmasıdır. Güvenli ve nitelikli konut hakkı, planlı kentleşme, kamusal yapı denetimi, sağlıklı çevre, güçlü bir sağlık sistemi ve bilimsel eğitim olmadan gerçek anlamda afet yönetiminden söz edilemez.

Sembollere dayalı güven ve kamusal çürüme

Türkiye’de afet yönetimi zamanla kamusal bir hak olmaktan çıkarılarak sivil toplum kuruluşlarının, bağış kampanyalarının ve gönüllü girişimlerin omuzlarına bırakılan bir alana dönüştürüldü. Kurumsal güvenin yerini sembolik kişilere duyulan güven aldı. Geniş toplum kesimleri, kamusal mekanizmalar yerine sanatçıların, medya figürlerinin ve tanınmış kişilerin çağrılarına bel bağlamak zorunda bırakıldı.

6 Şubat 2023 depremlerinin ardından Ahbap ve kurucusu Haluk Levent’in öne çıkması, bu dönüşümün güncel ve çarpıcı örneklerinden biridir. Sosyal medya üzerinden kurulan geniş iletişim ağı, Levent’e duyulan kişisel güven ve toplumun hızlı yardım ihtiyacı, çok büyük miktarda bağışın kısa sürede Ahbap’a yönelmesini sağladı. Derneğin yayımladığı bağımsız denetim raporuna göre, 6 Şubat–31 Aralık 2023 döneminde yaklaşık 4,36 milyar lira net nakdi bağış toplandı; bu kaynağın yaklaşık 4,29 milyar lirası ağırlıklı olarak barınma, eğitim, gıda ve diğer temel ihtiyaçlar için kullanıldı. Bu veriler, Ahbap’ın afet sonrasında üstlendiği maddi ve örgütsel rolün boyutunu göstermektedir.

Ahbap’ın çadır, konteyner, gıda ve temel ihtiyaç desteği sağlaması; sahadaki acil gereksinimlere yanıt veren gönüllülerin emeği ve Haluk Levent’in yardım çağrılarını görünür kılmadaki etkisi kuşkusuz önemlidir. Bununla birlikte, milyonlarca insanın kamusal kurumlar yerine bir sanatçının kişisel itibarına ve onun çevresinde oluşan gönüllü ağa güvenmek zorunda kalması, yalnızca başarılı bir sivil dayanışma örneği olarak okunamaz. Tam tersine bu durum, devletin afet öncesi hazırlık, eşgüdüm, barınma ve temel ihtiyaçları karşılama kapasitesine duyulan güvenin ne ölçüde aşındığını da ortaya koymaktadır.

Dolayısıyla tartışılması gereken, Ahbap’ın yardım edip etmediği ya da Haluk Levent’in iyi niyeti değildir. Esas soru şudur: Milyonlarca insanın hayatını ilgilendiren afet müdahalesi neden kişilerin toplumsal itibarına, bağış toplama gücüne ve medya görünürlüğüne bağımlı hâle gelmiştir? Bir kişinin dürüstlüğüne duyulan güven, kurumsal şeffaflığın ve kamusal hesap verebilirliğin yerine geçtiğinde yardımın sürekliliği de dağılımı da kişisel ilişkilere ve kamuoyunun değişken ilgisine bağlanır. Ahbap örneği bu nedenle hem toplumdaki güçlü dayanışma iradesini hem de bu iradeyi taşıyacak güvenilir ve demokratik kamu kurumlarının eksikliğini aynı anda görünür kılmaktadır.

Bu durum yalnızca bireysel girişimlerin sonucu değil, kamusal kapasitenin yerine kişisel güven ilişkilerinin geçirildiği siyasal tercihin yansımasıdır. Kurumların çürütüldüğü, liyakatin tasfiye edildiği ve kamusal kaynakların sermaye gruplarına aktarıldığı bir düzende insanlar güvenebilecekleri sembolik isimler aramaktadır. Oysa kişilere dayanan güven ne demokratik denetimin ne de kalıcı bir afet yönetiminin yerini tutabilir.

Bugün yaşanan çürüme, yozlaşma ve kişiliksizleşme yalnızca birkaç kişinin ahlaki zayıflığıyla açıklanamaz. Bunlar, her şeyi metalaştıran ve insan ilişkilerini çıkar ilişkilerine indirgeyen kapitalist sistemin toplumsal yansımalarıdır. Ancak bütün sorumluluğu soyut bir “sistem” kavramına yüklemek de yeterli değildir. Bu düzen; onu sürdüren siyasal tercihler, sermaye ilişkileri, bürokratik yapılar ve gündelik davranış biçimleri aracılığıyla yeniden üretilmektedir. Dolayısıyla mücadele hem kapitalist düzene hem de onun toplum içinde yarattığı teslimiyet, çıkarcılık, kayıtsızlık ve kahraman bekleme kültürüne yönelmelidir.

Hayırseverlik değil dayanışma

Sosyalist bakış açısı gönüllülüğe ve toplumsal dayanışmaya karşı değildir. Tam tersine dayanışma, sosyalist siyasetin kurucu değerlerinden biridir. Ancak dayanışma ile hayırseverlik aynı şey değildir.

Hayırseverlik, eşitsizliği ortadan kaldırmadan onun sonuçlarını geçici olarak hafifletir. Veren ile alan arasındaki hiyerarşiyi korur ve temel hakları kişilerin merhametine bağlar. Dayanışma ise eşitler arasında kurulur; insanların kendi hayatları hakkında söz ve karar sahibi olmasını amaçlar. Yalnızca yaraları sarmakla yetinmez, o yaraları sürekli üreten toplumsal koşulları değiştirmeye yönelir.

Bu nedenle gönüllü örgütlenmeler kamusal kurumların yerine değil, toplumun demokratik katılımının araçları olarak değerlendirilmelidir. Mahalle meclisleri, sendikalar, meslek odaları, kooperatifler ve yerel dayanışma ağları afet yönetimine katılmalıdır. Ancak bu katılım devletin görevlerini yurttaşlara devretmesi değil; halkın, kamusal kaynakların nasıl kullanılacağına örgütlü biçimde katılması ve kurumları denetlemesi anlamına gelmelidir.

Kamucu ve toplumcu bir afet politikası

Afetler bireysel kahramanlıkların sahnesi değil; kamusal planlamanın, bilimsel hazırlığın ve toplumsal örgütlenmenin sınandığı alanlardır. Toplumun güvenliği birkaç özverili insanın fedakârlığına bırakılamaz. Afet yönetimi; profesyonel kadroların, güçlü kamu kurumlarının, yerel yönetimlerin, üniversitelerin, sendikaların, meslek odalarının ve örgütlü halkın birlikte hareket ettiği bütüncül bir sistem gerektirir.

Bugün ihtiyaç duyulan şey daha fazla yardım kampanyası, yeni gönüllü dernekler ya da yeni kahramanlar değildir. Asıl ihtiyaç, afet yönetimini yeniden kamusal bir hak olarak tanımlayan toplumcu bir politikadır. Böyle bir politikanın temelinde şunlar bulunmalıdır:

Güvenli ve nitelikli barınmanın temel bir insan hakkı olarak kabul edilmesi,

Yapı denetiminin piyasanın ve müteahhitlerin çıkarlarından bağımsızlaştırılması,

Riskli yapıların kamusal kaynaklarla ve hak kaybı yaratmadan yenilenmesi,

Toplanma alanlarının, kıyıların ve kamusal arazilerin sermayeye açılmaması,

Yerel yönetimlerin mali ve teknik kapasitesinin güçlendirilmesi,

Afet kurumlarında liyakatli, güvenceli ve sürekli personel çalıştırılması,

Sağlık, ulaşım, haberleşme, enerji ve barınma altyapısının kamu yararına göre planlanması,

Karar süreçlerinin üniversitelere, meslek odalarına, sendikalara ve halk örgütlerine açılması,

Afet bütçesinin şeffaf ve demokratik biçimde denetlenmesi,

Müdahaleden önce risk azaltmaya ve koruyucu önlemlere öncelik verilmesi.

17 Ağustos’ta iki fay kırıldı. Biri yerin altındaydı; diğeri halkın ihtiyaçlarıyla sermaye düzeninin öncelikleri arasındaydı. Aradan geçen yıllar, ikinci fayın kapanmadığını; neoliberal politikalarla daha da derinleştiğini gösterdi. Gelecekteki felaketlerin etkisini azaltmanın yolu yeni kahramanlar yaratmak değil, kahramanlara ihtiyaç bırakmayacak eşitlikçi bir toplumsal düzen kurmaktır.

Afetlere karşı gerçek güvence piyasada, bağış kampanyalarında ya da kişisel itibarlarda değil; örgütlü halkta, bilimsel planlamada ve güçlü kamu kurumlarındadır. Çözüm hayırseverlik değil dayanışma, piyasacılık değil kamuculuk, bireysel kurtuluş değil kolektif mücadeledir.

Çürümenin, yozlaşmanın ve kişiliksizleşmenin hayatın her alanına yayıldığı bir dönemde bize düşen, bu karanlığı seyretmek ya da ondan umutsuzluk üretmek değildir. Umutsuzluk, düzenin değişmez olduğu düşüncesini besler; oysa çürüme kader değildir. Onu yaratan ilişkiler insanlar tarafından kurulmuşsa yine insanların örgütlü mücadelesiyle değiştirilebilir. Dayanışma pratiklerinde, emekçilerin ortak mücadelesinde, bilim insanlarının ve meslek örgütlerinin birikiminde, mahallelerin kendi yaşamlarına sahip çıkma iradesinde başka bir düzenin olanakları şimdiden vardır. Görevimiz umutsuzluğu büyütmek değil; bu olanakları birleştirmek, örgütlemek ve toplumsal bir umuda dönüştürmektir. Çünkü gerçek umut, felaketin ardından bir kurtarıcı beklemek değil, hiç kimseyi enkaz altında bırakmayacak bir ülkeyi hep birlikte kurma iradesidir.