“Kuyu tipi” zindanlar uzun süredir gündemde. Ancak birçok konuda olduğu gibi bu konuda da ne yazık ki süreklilik taşıyan bir duyarlılık ve mücadele hattı oluşturulamıyor. Zindanlardaki tutsakları yalnızca bir ölüm, açlık grevi ya da sevk haberi üzerine gündeme almak, ardından yeni bir gelişmeye kadar susmak devrimci bir tutum değildir.
Sınıf mücadelesinin önemli alanlarından biri olan zindanlar ve zindan mücadelesi sürekli gündemimizde olmak zorundadır. Tecride, baskıya ve teslim alma politikalarına karşı direnen devrimci tutsakların dışarıdaki gözü, kulağı ve sesi olmak temel görev ve sorumluluklarımız arasındadır. Bu dayanışmayı dönemsel olmaktan çıkararak sürekli hâle getirmeliyiz.
Türkiye’deki zindan nüfusu son yıllarda hızla arttı. Açıklanan verilere göre 2002’de yaklaşık 59 bin olan tutsak sayısı, 2025’te 400 bini aştı. Denetimli serbestlik kapsamındakiler de eklendiğinde ceza infaz sistemine bağlı nüfusun 850 binin üzerinde olduğu belirtiliyor.
Bu artış yalnızca suç oranlarıyla açıklanamaz. Ceza infaz sistemi, toplumsal muhalefeti denetlemeye, devrimci ve politik tutsakları teslim almaya yönelik daha geniş bir siyasal mekanizmanın parçasıdır. Hapsetme politikası yalnızca kişiyi toplumdan ayırmayı değil; iradesini kırmayı, onu kolektif yaşamdan koparmayı ve mücadele bağlarını zayıflatmayı amaçlamaktadır.
Resmî verilere göre Türkiye’de 13 Y tipi, yedi S tipi ve 23 yüksek güvenlikli zindan bulunuyor. Tutsaklar, mimari yapıları ve ağır tecrit koşulları nedeniyle bu kurumları “kuyu tipi” veya “tabutluk” olarak adlandırıyor.
Tek kişilik hücrelerin yaklaşık 10, üç kişilik hücrelerin ise 20 metrekare olduğu aktarılıyor. Hücrelerin doğrudan açık havaya açılan bölümleri bulunmuyor. Tutsaklar ayrı bir havalandırma alanına tek başlarına çıkarılıyor ve açık havadan günde yalnızca bir ya da bir buçuk saat yararlanabiliyor.
Dar pencereler kapalı boşluklara bakıyor. Sık örülmüş teller gün ışığını ve hava akışını engelliyor. Tuvalet, banyo ve mutfak tezgâhı aynı hücrenin içinde bulunuyor. Tutsaklar günün yaklaşık 22,5 saatini bu dar ve kapalı alanlarda geçirmek zorunda bırakılıyor.
Atölye, kurs, sohbet ve spor faaliyetlerinden düzenli biçimde yararlanılması da engelleniyor. Bazı zindanlarda spor süresi ayda bir saatle sınırlandırılıyor. Aile görüşleri cam kabinlerde, ziyaretçiler birbirinden ayrılarak gerçekleştiriliyor. Görüşmelerin süresi ve biçimi zindan idaresinin keyfî kararlarına bırakılıyor.
Avukat görüşmelerinin yeterli ses yalıtımı bulunmayan ve görevlilerin gözetimi altındaki alanlarda yapılması, tutsakların savunma olanaklarını kısıtlıyor. Hücrelerde ortak yaşam alanını ve banyoyu gören kameralarla sürekli gözetim uygulanması ise tutsakların bedenlerini ve gündelik yaşamlarını bütünüyle denetim altına alıyor.
“Kuyu tipi” zindanların temel özelliği, tutsaklar arasındaki ve tutsaklarla görevliler arasındaki doğrudan teması en aza indirmesidir. Hücre kapılarının elektronik sistemlerle açılması, ihtiyaçların iletişim panelleri üzerinden bildirilmesi ve yaşamın kameralarla izlenmesi, zindanı insani ilişkilerden arındırılmış mekanik bir denetim alanına dönüştürüyor.
Bu sistem yalnızca özgürlüğü sınırlamıyor; tutsakların zamanları, mekânları, bedenleri ve toplumsal ilişkileri üzerindeki söz haklarını da ortadan kaldırıyor. Bu nedenle tecrit basit bir güvenlik uygulaması değildir. Tecrit; kişiliği parçalamayı, dayanışmayı engellemeyi ve tutsakları yalnızlaştırarak iradelerini teslim almayı amaçlayan siyasal bir yönetim biçimidir.
Elektronik kapı sistemlerinin deprem, yangın veya ani sağlık sorunları sırasında çalışmaması, tutsakların yaşamı açısından ciddi tehlikeler yaratıyor. Uzun süreli yalnızlık; depresyon, kaygı, algı bozuklukları ve yönelim kaybı gibi ağır sonuçlara yol açabiliyor. Hareketsizlik, güneş ışığı eksikliği ve yetersiz havalandırma ise kas-iskelet sistemi rahatsızlıklarının yanı sıra diyabet, hipertansiyon ve kalp-damar hastalıkları riskini artırıyor.
Bu koşullara karşı bazı tutsaklar, başka zindanlara sevk edilmek amacıyla açlık grevlerine başladı. Gürkan Türkoğlu da aynı taleple 266 gün boyunca açlık grevi yaptı. Avukatlarının açıklamasına göre 13 Nisan’da Antalya Şehir Hastanesi’ne götürüldü, burada zorla müdahaleye maruz kaldı ve yoğun bakıma alındı.
Sevk talebinin kabul edilmesinin ardından 21 Nisan’da açlık grevini sonlandıran Türkoğlu, yaklaşık üç aylık yoğun bakım sürecinin ardından yaşamını yitirdi. Türkoğlu, “kuyu tipi” zindanlara karşı sürdürülen süresiz açlık grevleri sırasında hayatını kaybeden ilk tutsak oldu.
Açlık grevleri, zindanlarda sesleri bastırılan tutsakların başvurdukları son mücadele araçlarından biridir. Bu eylemler yaşamdan vazgeçme isteği olarak görülemez. Açlık grevleri; tecride, teslim alma politikalarına ve insanlık dışı zindan koşullarına karşı bedenle sürdürülen siyasal bir direniştir.
“Kuyu tipi” zindanlar yalnızca içeride tutulanların sorunu değildir. Tecrit politikası, toplumsal mücadeleyi zayıflatmayı amaçlayan genel saldırının zindanlardaki biçimidir. Bu nedenle zindan mücadelesi sınıf mücadelesinden, devrimci tutsaklarla dayanışma ise toplumsal kurtuluş mücadelesinden ayrı düşünülemez.
Y ve S tipi zindanların kapatılması, yeni zindan inşaatlarının durdurulması, tutsakların sevk taleplerinin karşılanması ve tecrit uygulamalarına son verilmesi ertelenemez taleplerdir. Ancak dayanışma yalnızca saldırıların ağırlaştığı, açlık grevlerinin başladığı ya da ölümlerin yaşandığı dönemlerle sınırlandırılmamalıdır.
Zindanlardaki direnişi sürekli görünür kılmak, tutsakların sesini dışarıya taşımak ve mücadelelerini sahiplenmek devrimci sorumluluğun gereğidir. Zindanlarda sürdürülen direniş, sınıf mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu mücadeleyi büyütmek; tecride karşı dayanışmayı örgütlemekten, devrimci tutsakların sesini her koşulda yükseltmekten ve onların yalnız olmadığını mücadelemizle göstermekten geçmektedir.
Devrimci tutsaklar yalnız değildir!
