Yüreğini Halklara Bırakan Devrimin Fakir’i, Nubar Ozanyan -Eren Aydın

featured
Paylaş

14 Ağustos 2017’de, Rojavada ölümsüzleşen Nubar Ozanyan’ın anısına…

Bazı insanlar bir ülkeye, bir bayrağa ya da tek bir döneme sığmaz. Onların yurdu, ezilenlerin ayağa kalktığı her yerdir. Devrimin Fakir’i, Nubar Ozanyan da onlardan biriydi. Hayatı boyunca kendisine rahat bir liman aramadı; tersine, fırtınanın nerede koptuğunu gördüyse yönünü oraya çevirdi. Çünkü onun için devrim, anlatılan bir hikâye değil, omuz verilmesi gereken ağır bir yüktü. O, bu yükü taşımayı seçmiş bir devrim hamalıydı.

Yolumuz ilk kez Filistin’de, Bekaa Vadisi’nde kesişmişti. Dünyanın dört bir yanından devrimcilerin, enternasyonalistlerin ve özgürlük savaşçılarının yollarının birbirine değdiği o yıllarda… Yaşadıklarını anlatırken bile sesini yükseltmeyen, mücadelesini kendisine ayrıcalık haline getirmeyen insanlardandı.

Sonra yıllar geçti.

Aynı yol bizi bu kez başka dağlarda, başka halkların özgürlük arayışında yeniden buluşturdu. Özgür Kürdistan’ın dağlarında, Rojava Devrimi’nin yarattığı o büyük tarihsel kırılmanın içinde yeniden karşılaştık. Coğrafyalar değişmişti, diller değişmişti, kuşaklar değişmişti; fakat Devrimin Fakir’i, Nubar Ozanyan değişmemişti. Aynı sakinlik, aynı mütevazılık, aynı inatçı adanmışlık…

Çünkü onun pusulası hep aynı yeri gösteriyordu: mazlum halkların yanı.

Ermenistan’a geçtiğinde daha valizinin tozu kalkmadan kendisini savaşın ortasında buldu. Artsakh’ın dağlarında süren çatışmalar, geçmişte edindiği bütün tecrübeleri yeniden sınayacağı başka bir cepheydi. Yıllar boyunca biriktirdiği mücadele deneyimini bu kez kendi halkının öz savunmasına taşıdı.

Orada, enternasyonalist devrimci Monte Melkonyan’la, Ermenistan’ın askeri tarihinde önemli bir yere sahip Leonid Azgaldyan’la aynı dönemin, aynı cephelerin havasını soludu. Bir halkın varlığını ve geleceğini savunduğu o günlerde Devrimin Fakir’i, Nubar Ozanyan için mesele yalnızca askerî bir mücadele değildi. O savaş aynı zamanda hafızanın, dilin, toprağın ve onurun korunmasıydı.

Savaşın ortasında insan yalnızca bugünü yaşamaz; geçmiş de gelip yanı başına oturur.

İstanbul’daki yetimhane yıllarından tanıdığı, güzel Ermenicesinde büyük emeği bulunan dil öğretmeni Arsen Canyan’ın oğlunun da savaşta hayatını kaybettiğini öğrenmesi onu derinden etkiledi. Yıllar önce kendisine dilini öğreten öğretmeniyle bu kez Ermenistan topraklarında yeniden buluşmak, hayatın acı ve tuhaf döngülerinden biriydi.

Ama Devrimin Fakir’i, Nubar Ozanyan’ın hikâyesini yalnızca savaşlarla anlatmak, ona yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biri olurdu.

Çünkü o aynı zamanda durmadan okuyan, araştıran, not alan, düşünen ve üreten bir insandı. Silahların sustuğu zamanlarda eline kitap alırdı. Cepheden döndüğünde zihnini dinlendirmek yerine başka soruların peşine düşerdi. Mücadeleyi yalnızca mevzide değil; düşüncede, dilde ve kültürde de sürdürmek gerektiğine inanıyordu.

Dünyanın bir yerinde bir halk kuşatma altındaysa, başka bir yerde bir çocuk anadilinden mahrum bırakılıyorsa, bir başka coğrafyada insanlar kimlikleri ve özgürlükleri için direniyorsa Devrimin Fakir’i, Nubar Ozanyan kendisini hiçbir zaman bütün bunların dışında görmedi.

Gönlünü bir kere mazlumların kaderine bağlamıştı.

Bu nedenle onun yolculuğunu bir haritada takip etmeye kalktığınızda karşınıza yalnızca şehirler ve ülkeler çıkmaz.

Filistin çıkar.

Bekaa çıkar.

Ermenistan çıkar.

Artsakh çıkar.

Kürdistan’ın dağları çıkar.

Rojava çıkar.

Fakat bütün bu yolların altında tek bir çizgi uzanır: enternasyonalizm.

Devrimin Fakir’i, Nubar Ozanyan’ın enternasyonalizmi nutuklardan öğrenilmiş değildi. Bir halkı sevmek için o halktan olmak gerekmediğini yaşayarak göstermişti. Kendi halkının acısını başka halkların acısına karşı bir duvara dönüştürmedi. Tam tersine, kendi halkının yaşadıklarından başka halkların yaralarını anlayacak bir vicdan çıkardı.

Belki de onu özel kılan buydu.

Ermeni oluşunu hiçbir zaman dar bir milliyetçiliğin içine hapsetmedi. Devrimciliğini de sloganların arkasına saklamadı.

O üretirdi.

Okurdu.

Öğretirdi.

Bir mevzi kazılması gerekiyorsa kazardı.

Bir kitabın çevrilmesi gerekiyorsa masaya otururdu.

Bir genç yoldaşın öğrenmesi gerekiyorsa saatlerce anlatırdı.

Ve bütün bunları yaparken kendisinden neredeyse hiç söz etmezdi.

Bazı insanlar sürekli önde görünmek ister.

Devrimin Fakir’i, Nubar Ozanyan ise hep en öndeydi; ama görünmek için değil.

İhtiyaç nerede ise oradaydı.

Yaşamının neredeyse her saniyesini mücadeleye katkıda bulunmaya, yaratmaya ve üretmeye adamış insanların o kendine özgü sessizliği vardı onda. Büyük sözlerden çok, küçük ama sürekli emeklere inanırdı. Çünkü devrim dediğimiz şeyin yalnızca tarih kitaplarında anlatılan büyük anlardan değil, kimsenin görmediği binlerce küçük fedakârlıktan meydana geldiğini biliyordu.

Bugün geriye baktığımda onu en çok böyle hatırlıyorum:

Bir savaşçıdan önce yoldaş.

Bir enternasyonalist.

Bir öğrenci ve öğretmen.

Ve her şeyden önce, büyük davaların içinde kendi büyüklüğünü aramayan mütevazı bir insan.

Yıllar önce Bekaa’da kesişen yolumuzun, yıllar sonra Kürdistan dağlarında ve Rojava Devrimi’nin içinde yeniden kesişmesi belki de tesadüf değildi.

Bazı yollar birbirini tanır.

Bazı insanlar da yıllar geçse bile birbirlerini aynı yerden tanırlar: taşıdıkları yükten.

Devrimin Fakir’i, Nubar Ozanyan bütün hayatı boyunca o yükü taşıdı.

Halkların kardeşliğinin yükünü.

Hafızanın yükünü.

Devrimin yükünü.

Ve bunu, kendisini tarihin kahramanı ilan etmeden yaptı.

Çünkü o kahraman olmak istemiyordu.

O sadece devrimin hamalı olmak istiyordu.

Anısına saygıyla…