ABD emperyalizmi, dünya üzerindeki belirleyici gücünü korumak için yalnızca ordularına, üslerine, yaptırımlarına ve ekonomik kuşatmaya başvurmuyor. Washington’ın bugünkü politikasında savaş ile ideolojik saldırı, dış müdahale ile iç baskı, ekonomik abluka ile antikomünist propaganda birbirini tamamlayan araçlar olarak yeniden öne çıkıyor.
İran’a karşı yürütülen savaş, Venezuela’ya yapılan askeri müdahale, Küba üzerindeki baskının ağırlaştırılması ve ABD içinde yükselen sol muhalefetin “güvenlik tehdidi” olarak tanımlanmaya başlanması birbirinden kopuk gelişmeler değildir. Bunların arkasında, sarsılan emperyalist egemenliği tahkim etme ve kapitalist düzene yönelen toplumsal itirazı bastırma çabası vardır.
ABD’nin askeri üstünlüğü tartışılmaz ölçüde büyük olabilir. Fakat askeri üstünlük her zaman siyasal üstünlük anlamına gelmez. İran’a karşı yürütülen savaş bunun güncel örneklerinden biridir. Aylar süren askeri ve ekonomik baskıya rağmen Washington, İran’ı kendi koşullarına teslim etmiş değildir. Ağustos 2026 itibarıyla savaşın, ablukanın ve Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilimin devam etmesi, emperyalizmin yıkıcı gücü ile siyasal sonuç üretme kapasitesi arasındaki çelişkiyi bir kez daha ortaya koyuyor.
Fakat tam da bu koşullarda Latin Amerika yeniden ABD dış politikasının merkezine yerleşiyor.
Küba yine hedef tahtasında
Küba’nın ABD emperyalizminin hedefinde olması yeni değildir. 1959 Devrimi’nin zaferinden itibaren Washington, yalnızca kendisine yaklaşık 150 kilometre uzaklıktaki bir sosyalist iktidarla değil, Latin Amerika halklarına başka bir dünyanın mümkün olduğunu söyleyen tarihsel bir örnekle karşı karşıya kaldı.
Küba Devrimi’nin ABD açısından “tehlikesi” yalnızca Havana’nın dış politikası değildi. Asıl sorun, ABD şirketlerinin egemenliğine son veren, toprak reformuna girişen, sağlık ve eğitimi kamusal hak haline getiren bir devrimin Amerikan kıtasında gerçekleşmiş olmasıydı.
Bu nedenle Küba’ya karşı saldırı askeri girişimlerden sabotajlara, suikast planlarından ekonomik ablukaya, diplomatik tecritten ideolojik propagandaya kadar uzanan çok boyutlu bir karakter taşıdı.
Bugün de aynı tarihsel çizgi farklı koşullar altında devam ediyor.
Trump yönetimi döneminde Küba’ya yönelik ekonomik baskı ağırlaşırken ada ciddi enerji sorunları, uzun elektrik kesintileri ve ekonomik darboğazla karşı karşıya bulunuyor. ABD’nin yaptırımları ve petrol tedarikindeki daralma bu krizin koşullarını daha da ağırlaştırıyor.
Ancak yeni dönemi geçmişten ayıran önemli bir özellik var: Küba yalnızca dış politikadaki bir “düşman devlet” olarak değil, ABD içindeki sol hareketlerin yükselişini açıklamak için kullanılan ideolojik bir merkez olarak da sunuluyor.
ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 20 Temmuz 2026’da yayımladığı “Cuba: The Capital of 21st Century Communism” başlıklı rapor tam olarak bu yönelimin ifadesidir. Rapor, Küba’yı yalnızca tarihsel casusluk veya dış politika faaliyetleri üzerinden suçlamıyor; ABD’deki sosyalist hareketlerden siyah özgürlük mücadelesine ve çeşitli sol protesto hareketlerine kadar geniş bir alanı Küba’nın etkisiyle ilişkilendirmeye çalışıyor.
Buradaki mesele Küba’dan çok daha büyüktür.
Emperyalizmin korkusu Küba’nın coğrafi büyüklüğü değil
Küba küçük bir ada ülkesidir. ABD ile askeri veya ekonomik güç bakımından karşılaştırılması bile mümkün değildir. Buna rağmen Washington’ın Küba karşısında yaklaşık yetmiş yıldır sürdürdüğü olağanüstü saldırganlığın nedenini yalnızca devletler arası rekabetle açıklamak mümkün değildir.
Sorun ideolojiktir ve sınıfsaldır.
Emperyalizmin korktuğu şey Küba’nın askeri gücü değil, temsil ettiği tarihsel olasılıktır.
Bir halkın emperyalist tahakküme başkaldırabilmesi, kapitalist mülkiyet ilişkilerine müdahale edebilmesi ve toplumsal yaşamı başka ilkeler üzerinde örgütleme iddiasında bulunması, dünyanın en güçlü kapitalist devletinin yanı başında gerçekleşmiş tarihsel bir meydan okumadır.
Küba’nın bütün sorunlarına, sosyalizmin tarihsel deneyimlerinin bütün çelişki ve hatalarına rağmen bu gerçek ortadan kalkmış değildir.
Bugünkü antikomünist kampanyanın Küba üzerinden yürütülmesinin nedeni de budur.
Venezuela müdahalesinden Küba kuşatmasına
Latin Amerika’daki gelişmeler de aynı çerçevede değerlendirilmelidir.
ABD ordusunun 3 Ocak 2026’da Venezuela’ya gerçekleştirdiği operasyon ve dönemin Devlet Başkanı Nicolás Maduro ile eşi Cilia Flores’in ülke dışına çıkarılarak ABD’ye götürülmesi, Latin Amerika tarihinde yeni ve son derece ağır bir emperyalist müdahale eşiğini ifade ediyor. Operasyonun ardından Venezuela’daki siyasal geçişin Washington’ın doğrudan etkisi altında şekillenmesi, Monroe Doktrini’nin güncellenmiş biçimlerinin yeniden gündeme getirildiğini gösteriyor.
Burada temel mesele Maduro’nun kişiliği ya da Venezuela yönetiminin hatalarından ibaret değildir.
Bir devletin ordusunun başka bir egemen ülkeye girerek devlet başkanını zorla kaçırması, Latin Amerika halklarına verilen açık bir mesajdır: Washington, kendi çıkar alanı olarak gördüğü coğrafyada siyasal düzeni belirleme hakkını hâlâ kendinde görmektedir.
Bu tutumun tarihsel adı emperyalizmdir.
ABD’nin Latin Amerika’yı “arka bahçesi” olarak gören anlayışı darbeler, kontrgerilla örgütleri, ekonomik sabotajlar ve askeri müdahaleler yoluyla onlarca yıl boyunca kendisini gösterdi. Guatemala’dan Şili’ye, Nikaragua’dan Dominik Cumhuriyeti’ne kadar kıtanın tarihi bunun örnekleriyle doludur.
Bugün kullanılan araçlar değişebilir; fakat sınıfsal ve emperyalist mantık ortadan kalkmış değildir.
Antikomünizm yeniden bir “güvenlik” doktrinine dönüşüyor
Asıl dikkat çekici gelişmelerden biri ise ABD yönetiminin antikomünizmi yalnızca propaganda dili olarak değil, uluslararası bir güvenlik politikası biçiminde örgütlemeye başlamasıdır.
Marco Rubio’nun Temmuz 2026’da Washington’da düzenlediği toplantıya 60’tan fazla ülkeden temsilci katıldı. Toplantının merkezinde Trump yönetiminin “aşırı sol siyasi terörün yeniden yükselişi” olarak tanımladığı olgu vardı. Rubio ve diğer üst düzey yönetim yetkilileri, sol hareketleri uluslararası bir güvenlik problemi olarak çerçeveleyen son derece sert bir söylem kullandı. Bazı ABD’li yetkililerin bile bu yaklaşımın geniş biçimde uygulanmasının siyasi aktivistlere karşı terörle mücadele araçlarının kullanılmasının önünü açabileceğinden kaygı duyduğu basına yansıdı.
Bu gelişme önemlidir.
Çünkü “terörle mücadele” kavramının kapsamı sendikal, sosyalist, savaş karşıtı ya da anti-emperyalist siyasal faaliyeti içine alacak biçimde genişletildiğinde mesele artık yalnızca belirli örgütlerin faaliyetleri olmaktan çıkar. Devletin güvenlik aygıtlarının toplumsal muhalefete yöneltilmesinin ideolojik zemini hazırlanmış olur.
ABD tarihindeki McCarthycilik deneyiminin hatırlanması bu nedenle yerindedir.
1950’lerde komünizm suçlamasıyla binlerce insan soruşturmalara uğradı; akademisyenler, sanatçılar, sendikacılar ve kamu çalışanları işlerinden edildi veya kara listelere alındı. Sol örgütlenme yalnızca siyasal olarak değil, insanların gündelik yaşamlarını sürdürebilme olanakları üzerinden de kuşatma altına alındı.
Bugünkü koşullar aynı değildir. Tarih mekanik biçimde tekrarlanmaz.
Fakat kullanılan siyasal yöntem tanıdıktır: Önce toplumsal muhalefet “ulusal güvenlik tehdidi” olarak kodlanır, ardından ona karşı olağanüstü devlet araçlarının kullanılması meşrulaştırılır.
Neden şimdi?
Sorulması gereken temel soru budur.
Neden dünyanın en büyük askeri gücü, Küba gibi ekonomik olarak ağır bir kriz yaşayan küçük bir ülkeyi “21. yüzyıl komünizminin başkenti” ilan etme ihtiyacı duyuyor?
Neden sosyalistler, savaş karşıtları ve radikal toplumsal hareketler yeniden güvenlik politikalarının konusu haline getiriliyor?
Yanıt yalnızca Trump’ın kişiliğinde aranamaz.
Kapitalizmin derinleşen eşitsizlikleri, güvencesiz çalışma, barınma krizi, sağlık ve eğitim hizmetlerinin metalaşması, gençliğin gelecek kaygısı ve savaş bütçelerinin sürekli büyümesi kapitalist merkezlerde de toplumsal hoşnutsuzluğu artırıyor.
Emperyalist devlet açısından tehlike, hoşnutsuzluğun kendisinden ibaret değildir.
Asıl korku, bu hoşnutsuzluğun kapitalizmin sınırlarını aşan bir siyasal bilinçle buluşmasıdır.
Bir işçinin düşük ücretle kendi patronu arasındaki ilişkiyi sömürü ilişkisi olarak kavraması; bir gencin geleceksizliğinin bireysel başarısızlığından değil kapitalist düzenin yapısından kaynaklandığını görmesi; savaş karşıtı bir hareketin savaşların arkasındaki ekonomik ve emperyalist çıkarları sorgulaması egemen sınıflar açısından çok daha ciddi bir tehdittir.
Çünkü burada farklı toplumsal mücadelelerin ortak bir düşmanı görünür hale gelir.
Bu düşmanın adı kapitalizmdir.
Savaş dışarıda, baskı içeride
Emperyalizm yalnızca başka ülkelerin kaynaklarını ele geçirmek ya da dünya pazarlarını denetlemek meselesi değildir.
Savaş politikası ile iç politika arasında organik bir bağ bulunur.
Silah tekellerine milyarlar aktarılırken emekçilere kemer sıkma politikaları dayatılır. Askeri harcamalar büyürken sosyal harcamalar kısılır. Dışarıdaki savaşları sürdürebilmek için içeride milliyetçilik, yabancı düşmanlığı ve antikomünizm körüklenir.
Bu nedenle savaş karşıtı mücadele ile sınıf mücadelesini birbirinden ayırmak mümkün değildir.
İran’a yönelik saldırganlığa karşı çıkmak, Venezuela’ya yapılan müdahaleyi reddetmek ya da Küba üzerindeki ekonomik kuşatmanın kaldırılmasını savunmak yalnızca birer dış politika tutumu değildir.
Bunlar aynı zamanda işçi sınıfının uluslararası çıkarlarını savunma meselesidir.
Bir ülkenin emekçilerinin başka bir ülkenin emekçileri üzerinde kurulan tahakkümden çıkarı yoktur.
Kazananlar silah tekelleri, enerji şirketleri, mali sermaye grupları ve emperyalist egemenlikten beslenen sınıflardır.
Bedeli ise savaşlarda ölen, yoksullaşan, göç etmek zorunda kalan ve hakları budanan emekçi halklar öder.
Onların enternasyonalizmine karşı bizim enternasyonalizmimiz
Sermaye uluslararasıdır.
Askeri ittifakları, finans kuruluşları, istihbarat ağları, tekelleri ve hükümetleriyle dünya ölçeğinde hareket eder.
Emekçilerin buna yalnızca kendi ulusal sınırları içinde cevap vermesi yeterli değildir.
Washington’ın onlarca ülkeyi sola karşı ortak bir güvenlik anlayışı çevresinde toplamaya çalışması karşısında işçi sınıfının, gençliğin, kadınların, göçmenlerin ve ezilen halkların dayanışmasının da uluslararası bir karakter kazanması gerekir.
Küba ile dayanışmanın güncel anlamı da burada yatmaktadır.
Dayanışma, Küba’da yaşanan bütün sorunları görmezden gelmek ya da sosyalizmin tarihsel deneyimlerini eleştiriden muaf tutmak değildir.
Sosyalist bir tutum, hiçbir ülkeyi veya yönetimi kutsallaştırmayı gerektirmez.
Fakat eleştiri başka, emperyalist müdahaleyi meşrulaştırmak başkadır.
Bir halkın geleceğini belirleme hakkı Washington’a, Pentagon’a veya CIA’ya ait değildir.
Küba’nın geleceğini Küba halkı belirlemelidir.
Venezuela’nın geleceğini Venezuela halkı belirlemelidir.
İran’ın geleceğini İran halkı belirlemelidir.
Ve ABD işçi sınıfının geleceğini de milyarderlerin, silah tekellerinin ve emperyalist devlet aygıtının belirlemesine karşı mücadele edilmelidir.
Asıl korkuları
Antikomünist histerinin arkasında yalnızca geçmişin hayaletleri yoktur.
Egemen sınıfların asıl korkusu gelecek ihtimalidir.
İşçilerin yalnızca daha yüksek ücret değil, üretimin kimin çıkarları için yapıldığını sorgulamaya başlamasıdır.
Gençlerin yalnızca daha iyi bir kapitalizm değil, başka bir toplumsal düzen istemesidir.
Savaş karşıtlığının anti-emperyalizmle, anti-emperyalizmin antikapitalizmle birleşmesidir.
Ve bütün bunların yeniden sosyalizm düşüncesiyle buluşmasıdır.
Bu nedenle emperyalizmin ideolojik saldırısına yalnızca savunmada kalarak cevap verilemez.
Antikomünizmin yalanlarına karşı sosyalizmin tarihsel kazanımlarını savunmak kadar, sosyalizmin yenilgilerinden ve hatalarından ders çıkarmak da gereklidir. Sosyalizm geçmişin nostaljisi değil, bugünün sömürü ve savaş düzenine karşı geleceğin toplumsal seçeneği olarak yeniden kurulmak zorundadır.
Bunun maddi gücü ise herhangi bir devletin diplomasisinde değil, örgütlü işçi sınıfında ve mücadele eden halklardadır.
Emperyalist savaşların karşısına halkların kardeşliğini; ekonomik kuşatmanın karşısına enternasyonal dayanışmayı; kapitalist sömürünün karşısına sınıf mücadelesini koymadan kalıcı bir barış kurulamaz.
Çünkü gerçek barış, yalnızca silahların sustuğu bir dünya değildir.
Gerçek barış; insanın insanı sömürmediği, halkların başka halklar üzerinde tahakküm kurmadığı, üretimin kâr için değil toplumsal ihtiyaçlar için örgütlendiği bir dünyanın kurulmasıdır.
İşte emperyalizmin asıl korkusu da budur:
Savaşın, sömürünün ve emperyalist tahakkümün kader olmadığını fark eden milyonların, bu düşünceyi örgütlü bir toplumsal güce dönüştürmemiz elzemdir.
Emperyalizme ve kapitalizme karşı örgütlü mücadeleyi büyütmek, sömürüsüz ve sınıfsız bir dünya için sosyalizmi kazanmak zorundayız.
