Bahçeli “Barış “ Güvercini mi, Devletin Şahini mi? – Şemdin Şimşir

featured
Paylaş

Devlet Bahçeli’nin 1 Ekim 2024’te TBMM’nin yeni yasama yılı açılışında DEM Parti sıralarına giderek parti yöneticilerinin ellerini sıkması, Türkiye siyasetinde yalnızca şaşırtıcı bir görüntü değildi. Bu temas, kısa süre sonra 22 Ekim’de Abdullah Öcalan’a yönelik yaptığı çağrıyla birlikte düşünüldüğünde, devletin Kürt meselesi ve PKK konusunda yeni bir yönelime girdiğinin sembolik ilanı niteliğindeydi. Bahçeli, Öcalan’ın örgütün lağvedildiğini açıklaması halinde “umut hakkı”ndan yararlanmasının önünün açılabileceğini ve DEM Parti grup toplantısında konuşabileceğini söyledi. Oysa aynı Bahçeli birkaç ay önce DEM Parti hakkında kapatma davası açılmasını savunuyor, daha geriye gidildiğinde ise Öcalan’ın idam edilmemesini Erdoğan’a karşı siyasi bir silah olarak kullanıyordu.

Bu keskin görüntü değişikliği doğal olarak şu soruyu ortaya çıkarıyor: Yıllardır Türk milliyetçiliğinin en sert, dışlayıcı ve şoven damarlarından birinin siyasal merkezi olan MHP ile onun lideri Devlet Bahçeli neden birdenbire “barış”tan söz etmeye başladı? Bahçeli gerçekten değişti mi, yoksa değişen başka bir şey mi?

Sorunun cevabını Bahçeli’nin kişisel düşüncelerinde aramak yanıltıcı olur. Burada esas değişen MHP’nin temel ideolojik karakterinden çok, devletin güvenlik ihtiyaçlarının ve bölgesel önceliklerinin tanımıdır. MHP geleneği tarih boyunca kendisini devletin bekasıyla özdeşleştiren bir çizgi izledi. 1960’ların sonundan 1980’e kadar bu çizginin başlıca düşmanı komünizmdi. Soğuk Savaş koşullarında ülkücü hareket anti-komünizm üzerinden şekillendi ve kendisini devletin iç tehditlere karşı savaşan toplumsal gücü olarak tanımladı. 1990’lardan itibaren ise komünizmin yerine “bölücülük” ve PKK geçti. MHP açısından temel mesele yine aynıydı: Devletin bütünlüğünü tehdit ettiği düşünülen siyasal ve toplumsal hareketin tasfiye edilmesi.

Bugün yaşanan dönüşüm bu nedenle MHP’nin devletçi karakterinden kopuş değil, tam tersine onun yeni koşullara uyarlanmasıdır. Dün devletin çıkarının PKK’ye karşı askeri mücadelenin sürdürülmesinden geçtiği düşünülüyordu. Bugün ise PKK’nin silahlı varlığının sona erdirilmesi, Türkiye’nin hem içeride hem bölgede önünü açabilecek stratejik bir hedef olarak görülüyor. Öcalan da bu çerçevede artık yalnızca mutlak düşman olarak değil, örgütün silahsızlandırılması ve tasfiye edilmesinde kullanılabilecek işlevsel bir muhatap olarak değerlendiriliyor. Dolayısıyla Bahçeli’nin Öcalan’a ilişkin dilinin değişmesi, Kürt meselesine demokratik bir bakış geliştirdiği anlamına gelmiyor. Değişen, Öcalan’a devlet açısından yüklenen işlevdir.

Bahçeli’nin 2026 Ağustos’unda Türkgün gazetesine verdiği söyleşi bu dönüşümün mantığını açık biçimde ortaya koyuyor. “Türk Barışı” kavramını kullanan Bahçeli, meseleyi Kürtlerin demokratik haklarından, eşit yurttaşlıktan veya geçmişte yaşanan çatışmanın toplumsal nedenlerinden hareketle açıklamıyor. Bunun yerine Suriye, Irak ve Lübnan gibi ülkelerde merkezi devletlerin güçlendirilmesinden, toprak bütünlüğünün korunmasından ve devlet dışı silahlı yapıların ortadan kaldırılmasından söz ediyor. Yani onun barış anlayışı aşağıdan toplumsal uzlaşma ve çoğulculuk değil, yukarıdan güçlü devletler aracılığıyla oluşturulacak bir bölgesel düzendir.

Bu yaklaşım özellikle Suriye meselesi açısından önem taşıyor. Türkiye devleti için Kürt meselesi artık yalnızca ülke sınırları içerisindeki PKK faaliyetlerinden ibaret değil. Irak Kürdistanı’ndaki federal yapı ve Suriye’de Kürtlerin savaş sürecinde kazandığı askeri ve siyasal kapasite, Ankara açısından Kürt sorununu bölgesel bir jeopolitik meseleye dönüştürdü. Türkiye içinde PKK’nin silahlı varlığının tasfiye edilmesi, devlet açısından Suriye’deki Kürt yapılanmasına karşı daha farklı ve daha güçlü bir siyasal zemin yaratabilir. Bahçeli’nin sürekli Suriye’nin merkezi yapısını, toprak bütünlüğünü ve silahlı devlet dışı aktörlerin tasfiyesini vurgulaması da bu nedenle tesadüf değildir.

Meseleyi yalnızca güvenlik açısından değerlendirmek de eksik kalır. Bahçeli’nin konuşmalarında Orta Koridor, Kalkınma Yolu, enerji nakil hatları ve Türkiye’nin Asya ile Avrupa arasındaki ticaret yollarındaki konumuna yaptığı vurgu, sürecin ekonomik boyutunu da gösteriyor. Türkiye sermayesi yalnızca iç pazara dayanan bir gelişme çizgisine sahip değil. Irak’tan Suriye’ye, Kafkasya’dan Orta Asya’ya, Körfez’den Avrupa’ya uzanan geniş bir alanda ticaret, enerji, ulaştırma ve yatırım ağlarının merkezlerinden biri olmayı hedefliyor. Bunun için ise güvenli yollar, istikrarlı sınırlar, merkezi devletler ve silahlı çatışmaların sona erdiği bir coğrafya gerekiyor. PKK’nin silahsızlandırılması bu açıdan yalnızca bir güvenlik politikası değil, aynı zamanda sermayenin bölgesel hareket alanını genişletecek bir istikrar politikasının parçasıdır.

Bu noktada neden sürecin öncülüğünü Erdoğan’dan çok Bahçeli’nin yaptığı sorusu da önem kazanıyor. Cevap yine MHP’nin tarihsel rolünde bulunabilir. Kürt meselesinde atılacak her adımın karşısında yıllarca kullanılan en güçlü siyasi suçlama “terörle pazarlık” oldu. Bu suçlamanın en sert taşıyıcılarından biri MHP idi. Dolayısıyla Öcalan’la temas veya PKK’nin silahsızlandırılmasına yönelik siyasi bir süreç doğrudan Erdoğan tarafından başlatılsaydı, milliyetçi tabanda ciddi bir tepki yaratabilirdi. Fakat aynı çağrıyı yıllarca bu politikalara en sert şekilde karşı çıkmış olan Bahçeli yaptığında, sürecin milliyetçi meşruiyeti büyük ölçüde sağlanmış oldu. MHP böylece yeni politikanın yalnızca ortağı değil, milliyetçi çevrelerdeki siyasal sigortası haline geldi.

Bu nedenle “Erdoğan kendi siyasi geleceği için, Bahçeli ise devletin bekası için hareket ediyor” değerlendirmesi belirli bir gerçeklik taşısa da meseleyi bütünüyle açıklamıyor. Daha doğru olan, iktidar bloğu içerisinde bir iş bölümünden söz etmektir. Erdoğan yürütme gücünü, Bahçeli milliyetçi meşruiyeti, devlet bürokrasisi güvenlik mekanizmasını, Öcalan ve DEM Parti ise silahlı hareketin tasfiyesi için gerekli siyasi kanalı sağlıyor. Bahçeli’nin DEM Parti yöneticileriyle tokalaşmasının esas anlamı da burada ortaya çıkıyor: Bu, kişisel bir yumuşama değil, yeni devlet politikasının milliyetçi alanda ilan edilmesidir.

Ancak asıl mesele silahların bırakılmasından sonra başlayacaktır. Silahlı çatışmanın sona ermesi kuşkusuz tarihsel derecede önemli ve olumlu bir gelişmedir. Fakat silahların susması Kürt meselesinin çözülmesi anlamına gelmez. Barış literatüründe buna “negatif barış” denir: çatışma ve ölüm sona erer, ancak çatışmayı üreten siyasal ve toplumsal nedenler devam edebilir. Gerçek bir demokratik barış ise eşit yurttaşlık, ifade ve örgütlenme özgürlüğü, yerel yönetimlerin iradesi, ana dil meselesi, seçilmiş siyasetçilerin görevden alınması, siyasi tutukluluk, Kürt kimliğinin kamusal alandaki konumu ve geçmişle yüzleşme gibi başlıklarda adım atılmasını gerektirir.

Bahçeli’nin açıklamaları tam da bu noktada sürecin sınırlarını gösteriyor. PKK’nin fesih ve silah bırakma kararlarında ayrı devlet, federasyon, özerklik veya benzeri taleplerin bulunmamasını özellikle olumlu bir gelişme olarak sunuyor. Buna karşılık Türk vatandaşlığını farklı etnik unsurları “Türk siyasal aidiyeti” altında birleştiren bir şemsiye olarak tarif ediyor. Bu yaklaşım geçmişteki kaba inkâr siyasetinden daha esnek görünse de çoğulcu ve eşitlikçi bir yurttaşlık anlayışı değildir. Eski devlet anlayışı “Kürt yoktur” diyordu. Yeni formül ise “Kürt vardır ama siyasal üst kimliği Türk’tür” demeye daha yakındır.

Dolayısıyla MHP’nin temel yaklaşımında köklü bir demokratik değişim olduğunu söylemek güçtür. Kürtlerin varlığı kabul edilebilir, Kürtçe konuşulabilir, hatta Kürt siyasal aktörlerle temas kurulabilir; fakat bütün bunların devlet tarafından belirlenen üniter ve tek üst kimlikli çerçevenin dışına çıkmaması istenir. Bahçeli’nin “Türk Barışı” dediği şey de tam olarak bu sınırları ifade ediyor. Silahlı çatışmayı sona erdirmeyi amaçlıyor ancak Kürt meselesinin bağımsız bir demokratik ve kolektif haklar sorunu olarak gelişmesine kapıyı açık bırakmıyor.

Bu nedenle Bahçeli’nin son yıllardaki değişimini bir “barış güvercinine dönüşme” olarak tarif etmek yanıltıcıdır. Bahçeli’nin değişmeyen temel ilkesi barış veya demokrasi değil, devlet merkezliliktir. Dün devletin çıkarının savaşın sürdürülmesinden geçtiğini düşündüğü için savaşçı bir dil kullanıyordu. Bugün devletin çıkarının PKK’nin silahsızlandırılmasından geçtiğini düşündüğü için müzakere ve barış dili kullanıyor. Yarın aynı devlet çıkarının başka bir yöntemi gerektirdiğine karar verilirse söylemin yeniden sertleşmesinin önünde ideolojik bir engel bulunmuyor.

Tam da bu nedenle önümüzdeki dönemin esas çatışması “PKK silah bırakacak mı?” sorusu üzerinden değil, silahlar bırakıldıktan sonra Kürt meselesinin nasıl tanımlanacağı üzerinden yaşanacaktır. Bir tarafta Kürt meselesinin demokratikleşme, eşit yurttaşlık ve çoğulculuk temelinde çözülmesini isteyenler bulunacaktır. Diğer tarafta ise “silahlar bırakıldı, sorun bitmiştir” diyerek mevcut devlet ve vatandaşlık anlayışını korumak isteyen bir çizgi olacaktır. Bahçeli’nin bugünkü söylemi ikinci çizginin sınırlarını şimdiden belirliyor.

Ortaya çıkan paradoks açıktır. Dün Kürt meselesinde her türlü diyalog ve müzakerenin en sert karşıtlarından biri olan MHP, bugün silahsızlanma sürecinin önünü açan başlıca aktörlerden biri haline gelmiştir. Fakat aynı MHP, yarın silahsızlanmadan demokratik barışa geçişin önündeki en güçlü frenlerden biri de olabilir. Birinci aşamada milliyetçi lojistiğiyle süreci kolaylaştıran Bahçeli’nin, ikinci aşamada eşit yurttaşlık ve demokratikleşme taleplerinin önüne sert sınırlar çizmesi şaşırtıcı olmayacaktır.

Bu nedenle ortada gerçek anlamıyla bir barış güvercini yoktur. Daha doğru ifadeyle şahin hâlâ şahindir; yalnızca devletin ona verdiği görev değişmiştir. Dün savaşın milliyetçi meşruiyetini sağlıyordu, bugün silahsızlandırmanın milliyetçi meşruiyetini sağlıyor. Asıl soru, yarın demokratikleşme gündeme geldiğinde aynı milliyetçi devlet anlayışının nasıl bir pozisyon alacağıdır.

Gerçek barışın ölçütü Bahçeli’nin Öcalan’a hangi sıfatla hitap ettiği olmayacaktır. Ölçüt, silahların sustuğu bir Türkiye’de Kürtlerin Türklerle gerçekten eşit yurttaşlar olarak yaşayıp yaşayamayacağı, demokratik siyasetin alanının genişleyip genişlemeyeceği ve devletin tekçi kimlik anlayışının çoğulcu bir ortak yaşam fikrine dönüşüp dönüşmeyeceğidir. Sonuç olarak gerçek olan, ortaya çıkacak olan tek şey barış, demokratikleşme ve Kürt halkının kimliğinin tanınması vb. olmayacağıdır.