IRKÇILIĞI MEŞRULAŞTIRAN YALAN, GAZETECİLİK DEĞİLDİR -Derya Özcan

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Sözcü TV Ana Haber sunucusu Serap Belovacıklı, Kocaelispor-Amedspor maçında sarı ceset torbalarının gösterilmesini, “Amedspor taraftarları İstiklal Marşı’nı ıslıkladı; Kocaeli taraftarı da bu nedenle ceset torbalarını gösterdi” şeklindeki gerçeği yansıtmayan bir anlatıyla haberleştirerek, ırkçı provokasyonu meşrulaştıran ve failleri aklayan bir yayıncılık çizgisi sergiliyerek irkcilara destek sundu.

Irkçılık bazen küfürle, bazen pankartla, bazen de televizyon ekranından söylenen birkaç cümleyle kendini gösterir. En tehlikeli hali ise nefretin üstünü “haber”, “yorum” ya da “tepki” diye örtmeye çalışmaktır. Çünkü ırkçılığı doğrudan savunmak kadar, onu haklı gösterecek gerekçeler üretmek de aynı karanlığın parçasıdır. Kocaelispor–Amedspor karşılaşması sırasında ortaya çıkan görüntüler ve bunların ardından yapılan yorumlar tam da bu nedenle ciddiyetle ele alınmalıdır. Amedspor taraftarlarının İstiklal Marşı’nı ıslıkladığı ve tribünlerde gösterilen “ceset torbalarının” buna bir tepki olduğu ileri sürülüyorsa, bunun açık ve tartışmasız biçimde kanıtlanması gerekir. Çünkü gazetecilik, duyduğunu tekrar etmek değil, gerçeği araştırmak ve doğrulamaktır. Her tarafın kameralarla dolu olduğu, maçların onlarca farklı açıdan kayıt altına alındığı bir dönemde böylesine ağır bir suçlama ortaya atılıyorsa bunun görüntüsü de ortaya konulmalıdır. Kanıt yoksa milyonların karşısında bir topluluğu suçlayan sözler gazetecilik değil, büyük bir sorumsuzluktur.

Daha da vahimi, böylesi bir iddianın ırkçı ve tehditkâr bir davranışı “ama onlar da bunu yaptı” diyerek açıklamaya ve mazur göstermeye çalışmak için kullanılmasıdır. Irkçılığın “aması” olmaz. Birileri İstiklal Marşı’nı ıslıklamış olsa bile bu durum ırkçılığı meşru hale getirmez. Birileri provokasyon yapmış olsa bile ölüm tehdidi, aşağılama ve nefret dili haklı hale gelmez. Hiçbir davranış başka bir topluluğa yönelik ırkçı saldırının gerekçesi olamaz. Irkçılığı “tepki” diye sunmak, nefretin bahanesini üretmektir. Gazetecilik yapan bir insanın görevi de tam burada başlar. Gazetecinin işi toplumun en ilkel önyargılarını okşamak, milliyetçi öfkenin üzerine benzin dökmek ya da bir halkı, bir kenti, bir takımı veya bir taraftar grubunu kolayca hedef haline getirmek değildir. Ekran başında kurulan bir cümle yalnızca bir cümle olarak kalmaz; yarın sokakta bir insana yönelen hakaretin, işyerinde yapılan ayrımcılığın veya tribünde yükselen nefretin bahanesine dönüşebilir.

Bu nedenle böyle bir mesele “yanlış söyledim, olur böyle şeyler” denilerek geçiştirilemez. Bir gazeteci milyonların önünde ağır bir iddia ortaya atıyorsa bunun sorumluluğunu da taşımak zorundadır. Yanlış bilgi verildiyse açıkça düzeltilmeli, özür dilenmeli ve gerçeğin ne olduğu aynı açıklıkla kamuoyuna anlatılmalıdır. Fakat asıl vicdani soru daha ağırdır: Yanlış ortaya çıkmasaydı ne olacaktı? Kimse itiraz etmeseydi, kimse görüntüleri araştırmasaydı, kimse söylenenlerin doğruluğunu sorgulamasaydı bir topluluk hakkında yaratılan algı insanların zihninde gerçek diye mi kalacaktı? Gazeteciliğin vicdanı yalnızca yanlış ortaya çıkınca mı harekete geçmelidir? Gazetecilik, kamuoyunu yönlendirebilecek her sözün sorumluluğunu daha o söz söylenmeden önce taşımayı gerektirir.

Bu meseleye yalnızca bir “medya hatası” olarak bakmak da yetersizdir. Çünkü milliyetçilik, şovenizm ve ırkçılık tarih boyunca egemen düzenlerin halkları birbirine düşman etmek için kullandığı en güçlü araçlardan biri olmuştur. İşçinin cebindeki para azalırken, emekli geçinemiyorken, gençler gelecek göremiyorken, insanlar kira ödeyemez hale gelmişken halkların önüne sürekli yeni düşmanlar çıkarılır. Türk’e Kürt, Kürt’e Türk, yerliye göçmen, Alevi’ye Sünni, Sünni’ye Alevi düşman edilmeye çalışılır. İnsanlar birbirlerine öfke duymaya başladığında ise onları yoksullaştıran, sömüren ve geleceksiz bırakan düzen görünmez hale gelir. Irkçılık bu nedenle yalnızca ahlaki bir çürüme değildir; aynı zamanda emekçileri bölmek için kullanılan siyasal bir silahtır.

Bir halkın onuru başka bir halkı aşağılayarak korunmaz. Bir bayrak başka bir insanı düşmanlaştırarak yücelmez. Bir ülke nefret büyüterek güçlenmez. Bir gazeteci de milliyetçi öfkeye gerekçe üreterek gazetecilik görevini yerine getirmiş olmaz. İnsan olmanın en temel koşullarından biri vicdandır. Vicdanını milliyetçiliğe, ırkçılığa ve kör nefrete teslim eden kişi önce başkasının insanlığını inkâr eder, ardından kendi insanlığından uzaklaşır. Bu nedenle tavrımız açıktır: Irkçılığı kim yaparsa yapsın karşısındayız, kime yönelirse yönelsin karşısındayız, hangi bayrağın, takımın veya siyasi görüşün arkasına saklanırsa saklansın karşısındayız. Irkçının bahanesini değil, insanlık onurunu savunacağız; nefreti değil kardeşliği, şovenizmi değil halkların eşitliğini, ayrımcılığı değil ortak yaşamı savunacağız.

Türk ve Kürt emekçilerinin birbirine düşman edilmesine, halkların birbirine karşı nefretle doldurulmasına ve ırkçılığın çeşitli gerekçelerle masum gösterilmesine karşı çıkmak yalnızca siyasi değil, insani bir sorumluluktur. Çünkü hiçbir yalan ırkçılığı masumlaştıramaz, hiçbir provokasyon nefreti meşru kılamaz, hiçbir gazeteci, siyasetçi ya da yorumcu insanlık onurundan daha büyük değildir. Irkçılığın karşısında susmak tarafsızlık değildir; ırkçılığa bahane üretmek de gazetecilik değildir. Bizim tarafımız bellidir: eşitlikten, özgürlükten, emekten, vicdandan ve halkların kardeşliğinden yanayız.