Proletarya adına değil, proletarya ile birlikte! – Şemdin Şimşir

featured
Paylaş

Bağımsız Maden-İş öncülüğünde madencilerin Ankara’da ortaya koyduğu direniş, yalnızca işçilerin hakları için yürüttüğü bir mücadele olarak değil, Türkiye sendikal hareketinin içinde bulunduğu durumu bütün çıplaklığıyla gösteren önemli bir deneyim olarak karşımızda duruyor. Madencilerin kendi talepleriyle, kendi iradeleriyle ve fiili mücadeleleriyle Ankara’nın yolunu tutması; yıllardır işçi sınıfı adına konuşan, fakat sınıfın gerçek mücadele anlarında sessizliğe gömülen bürokratik ve sarı sendikacılığın yüzünü bir kez daha açığa çıkardı.

Başta DİSK ve KESK olmak üzere sendikal hareketin önemli bir bölümünün bu direniş karşısında sessiz kalması, yalnızca bir dayanışma eksikliği olarak görülemez. İşçilerin hakları için yollara düştüğü bir anda sınıf örgütü olduğunu iddia eden yapıların seyirci kalması, sendikal hareketin işyerlerinden ve doğrudan sınıf mücadelesinden ne ölçüde uzaklaştığını gösteren ağır bir tablodur.

Ancak Ankara direnişinin ortaya çıkardığı mesele bununla sınırlı değildir. Madencilerin mücadelesi aynı zamanda uzun süredir ertelenen temel bir tartışmayı da yeniden gündeme getirmiştir: Sendika nedir, kimin örgütüdür ve sendikal mücadele nasıl yürütülmelidir?

Sendika, işçiler adına açıklama yapan yöneticilerden, profesyonel bürolardan ve merkez binalarından mı ibarettir? Yoksa işçilerin kendi taleplerini belirlediği, kararlarını aldığı, temsilcilerini seçip denetlediği ve gerektiğinde üretimden gelen gücünü kullandığı bir sınıf örgütü müdür?

Madencilerin direnişi bu soruya pratik içinde verilmiş bir yanıttır. Çünkü bir kez daha görülmüştür ki işçi sınıfının gerçek gücü, onun adına konuşanlardan değil; işçilerin doğrudan örgütlenmesinden, ortak karar almasından ve kendi talepleri uğruna harekete geçmesinden doğar.

Bugün sendikal hareketin temel sorunlarından biri tam da budur. Sendikal faaliyet işyerlerinden ve işçi kitlelerinden uzaklaşmış; sendikalar giderek yönetici heyetlerin açıklamalarına, kurum ziyaretlerine, merkez toplantılarına ve temsil heyetlerinin görüşmelerine sıkışmıştır. İşçiler ise talep oluşturan, karar alan ve mücadeleyi örgütleyen özne olmaktan çıkarılarak kendileri adına yapılanları izleyen pasif üyeler hâline getirilmiştir.

Oysa sendika, işçiler adına hareket eden bir kurum değil, işçilerin kendi mücadele örgütüdür.

Sınıf sendikacılığının başlangıç noktası da budur: Proletarya adına değil, proletarya ile birlikte mücadele etmek.

Kazanılmış hakların güvencesi örgütlü proletaryadır

İşçi sınıfının tarih boyunca elde ettiği hiçbir temel hak egemen sınıflar tarafından kendiliğinden verilmemiştir. Sekiz saatlik iş günü, hafta tatili, ücretli izin, sosyal güvenlik, toplu sözleşme, grev ve örgütlenme hakkı; kuşaklar boyunca süren grevlerin, direnişlerin ve örgütlü sınıf mücadelesinin ürünüdür.

Fakat sınıf mücadelesi tarihi başka bir gerçeği de göstermiştir: Bir hakkı kazandıran örgütlü güç zayıfladığında, kazanılmış haklar da saldırıya açık hâle gelir.

Bugün çalışma sürelerinin uzatılması, güvencesiz ve esnek çalışmanın yaygınlaştırılması, reel ücretlerin düşmesi, taşeronlaşma, sendikasızlaştırma ve emeklilik haklarına yönelik saldırılar bunun somut örnekleridir.

Yasalarda yazılı hakların varlığı tek başına yeterli değildir. Bir hakkın gerçek güvencesi, onu savunabilecek örgütlü sınıf gücüdür.

Bu nedenle proletaryanın mücadelesi yalnızca yeni haklar kazanma mücadelesi değil; kazanılmış hakları koruyabilecek ve geliştirebilecek örgütlü gücü yeniden yaratma mücadelesidir.

Sınıf sendikacılığı neden işyerini esas alır?

Sınıf sendikacılığının işyerlerinden başlamasının nedeni açıktır.

Ücret, çalışma süresi, iş yükü, iş güvenliği, mobbing, işten çıkarma, taşeronlaştırma ve sendikal baskı işyerinde somutlaşır. Bunları değiştirebilecek kolektif güç de öncelikle aynı işyerinde yan yana çalışan işçilerin birleşmesinden doğar.

İşyeri yalnızca üretimin gerçekleştiği alan değildir. Aynı zamanda işçilerin ortak sorunlarını tartıştığı, taleplerini belirlediği, karar aldığı, mücadeleyi örgütlediği ve kolektif gücünün farkına vardığı temel sınıf örgütlenmesi alanıdır.

Elbette proletaryanın mücadelesi yalnızca ücret ve özlük haklarına indirgenemez. Vergilerden bütçe tercihlerine, özelleştirmelerden grev yasaklarına, örgütlenme özgürlüğünden savaş ve barış sorunlarına kadar işçilerin hayatını belirleyen meselelerin tümü siyasal nitelik taşır.

Fakat geniş işçi kitlelerinin ekonomik taleplerle siyasal gelişmeler arasındaki bağı en doğrudan kurabildiği alan kendi mücadele deneyimleridir.

Ücretinin neden eridiğini sorgulayan işçi ekonomi politikalarıyla, taşeronlaşmayı sorgulayan işçi özelleştirmeyle, grevinin yasaklanmasını sorgulayan işçi devlet ve demokrasi sorunuyla karşı karşıya gelir.

Sınıf bilinci de tam olarak bu mücadele içinde gelişir.

Talepleri proletaryanın kendisi belirlemelidir

İşçi sınıfının talepleri sendika merkezlerinde, parti bürolarında ya da uzman toplantılarında proletaryanın yerine belirlenemez.

Bir fabrikada düşük ücret ve ağır çalışma temposu, bir hastanede personel yetersizliği, bir depoda performans baskısı, bir belediyede toplu sözleşmenin uygulanmaması öne çıkabilir. Mücadelenin somut talebini, o koşulları yaşayan işçiler belirlemelidir.

Sınıf örgütlerinin görevi işçilere yukarıdan ne istemeleri gerektiğini söylemek değil; işçilerin kendi deneyimlerinden hareketle ortak talepler oluşturabilecekleri örgütlü zeminleri yaratmaktır.

Çünkü kendi talebini belirlemeyen bir sınıf, kendi mücadelesinin de gerçek öznesi olamaz.

Talep oluşturma süreci aynı zamanda sınıfsal bilinçlenme sürecidir. “Benim ücretim düşük” düşüncesi “bizim ücretlerimiz düşük” bilincine; tekil bir işyeri sorunu ise kapitalist çalışma düzeninin ortak sorunlarını görmeye doğru gelişir.

Proletaryanın kendisini bir sınıf olarak kavramasının maddi zemini burada oluşur.

Statü ve sendika farkı ortak mücadelenin engeli değildir

Kapitalist çalışma rejimi işçi sınıfını sürekli bölmeye çalışır: Kadrolu ve taşeron, kamu ve özel sektör, beyaz yakalı ve mavi yakalı, yerli ve göçmen, sendikalı ve sendikasız, güvenceli ve güvencesiz…

Fakat bütün bu farklılıkların altında ortak bir gerçek vardır: Yaşamını sürdürebilmek için emek gücünü satmak zorunda olmak.

Aynı hastanede doktorlar, hemşireler, teknisyenler, güvenlik ve temizlik işçileri; aynı fabrikada mühendisler, operatörler ve taşeron işçiler yan yana çalışmaktadır. Hayat pahalılığı, düşük ücret, uzun çalışma süreleri, iş güvencesizliği ve sosyal hakların gerilemesi emekçilerin büyük bölümünü ortak biçimde etkiler.

Bu nedenle farklı statüler ve farklı sendika üyelikleri ortak mücadelenin önüne geçirilemez.

Sermaye üretimi ortak bir ekonomik mekanizma içinde örgütlerken, işçi sınıfı da kendi ortak mücadele mekanizmalarını kurmak zorundadır.

Sınıf dayanışmasının ölçüsü aynı sendikaya üye olmak değil, ortak sınıf çıkarları etrafında birleşebilmektir.

Proletaryanın sendikal mücadeleden dışlanması siyasetten dışlanmasıdır

İşçilerin sendikal karar süreçlerinin dışında bırakılması yalnızca örgütsel bir sorun değildir. Aynı zamanda proletaryanın siyasetten uzaklaştırılması anlamına gelir.

Çünkü siyaset yalnızca seçimlerden ibaret değildir.

Asgari ücretin nasıl belirlendiği, verginin kimden toplandığı, bütçenin nereye ayrıldığı, emeklilik yaşının yükseltilmesi, grevlerin yasaklanması, özelleştirme ve sendikal örgütlenmenin engellenmesi doğrudan siyasetin konusudur.

İşyerinde söz alan, talep belirleyen, temsilcisini seçen ve denetleyen, grev ve direniş deneyimi yaşayan işçi yalnızca sendikal deneyim kazanmaz; aynı zamanda kolektif karar almayı, yönetmeyi ve kendi toplumsal gücünü görmeyi öğrenir.

Sınıf bilinci, yalnızca teorik bilgi değil; işçinin kendi yaşamıyla toplumsal düzen arasındaki bağı mücadele içinde kurabilmesidir.

Madencilerin Ankara direnişinin önemi de burada yatmaktadır. İşçiler kendi mücadeleleri içinde yalnızca patronla değil, devletle, hukukla, sendikal bürokrasiyle ve mevcut sınıf ilişkileriyle de karşı karşıya gelmektedir.

Sendikal mekanizmalar proletaryanın iradesini yansıtmalıdır

Sınıf sendikacılığı açısından toplu sözleşme, birkaç yılda bir sendika yöneticileriyle işverenlerin masaya oturduğu teknik bir pazarlığa indirgenemez.

Talepler işyerlerinde tartışılmalı, işyeri komitelerinde biçimlenmeli, şubelerde ortaklaştırılmalı ve merkez yönetimler aşağıdan gelen bu iradeye karşı sorumlu olmalıdır.

Bu mekanizmanın temel dayanağı işyeri temsilcileri ve işyeri komiteleridir.

Bir işyeri temsilcisinin görevi yalnızca merkezden gelen açıklamaları üyeye iletmek değildir. Kaç işçinin örgütlü olduğu, örgütsüz işçilerin neden sendikaya katılmadığı, en yakıcı sorunların neler olduğu ve hangi taleplerin işçileri ortak mücadeleye çekebileceği günlük sendikal faaliyetin temel konusu olmalıdır.

Gerçek sendikal demokrasi, işçilerin birkaç yılda bir yönetici seçmesi değildir. İşçilerin sendikal faaliyet üzerinde sürekli söz, yetki ve denetim sahibi olmasıdır.

Aşağıdan yukarıya işleyen böyle bir mekanizma yoksa sendikal demokrasiden değil, bürokrasiden söz edilir.

Sorun yalnızca “kötü yöneticiler” değildir

Bugün bürokratik sendikacılık tartışmasını yalnızca bazı yöneticilerin kişisel tutumlarına indirgemek büyük bir hata olur.

Sorun, işçiyi örgütün öznesi olmaktan çıkaran bir sendikal işleyiştir.

Bir sendika yönetimi en radikal açıklamaları yapabilir, en sert sloganları kullanabilir. Fakat üyeler taleplerin oluşturulmasına, karar süreçlerine ve mücadelenin örgütlenmesine katılmıyorsa orada sınıf sendikacılığından söz edilemez.

Sarı sendikacılığın en açık biçimi patronla açık işbirliğidir. Fakat bürokratik sendikacılık bununla sınırlı değildir. İşçileri pasifleştiren, mücadeleyi merkez yöneticilerinin faaliyetlerine indirgeyen, tabanın iradesini örgütsel mekanizmaların dışında bırakan her anlayış işçi sınıfının bağımsız hareket kabiliyetini zayıflatır.

Bu nedenle Ankara’daki madenci direnişi karşısında ortaya çıkan sessizlik bir tesadüf değildir. Bu sessizlik, işçi sınıfının kendi bağımsız eyleminin sendikal bürokrasinin yerleşik düzenini zorlayan niteliğiyle de ilgilidir.

Çünkü hareket eden işçi, yalnızca patronu değil, kendi adına konuşmaya alışmış olanları da sorgulamaya başlar.

Sendikanın gücü proletaryanın kitlesel katılımından gelir

Bir sendikanın gerçek gücü genel merkez binasının büyüklüğünden, yöneticilerinin tanınırlığından ya da sahip olduğu mali kaynaklardan gelmez.

Sendikanın gerçek gücü, örgütlü işçi kitlesinin mücadeleye katılımından gelir.

Binlerce üyesi olduğu hâlde kararların birkaç yönetici tarafından alındığı bir sendika güçlü değildir. Buna karşılık üyelerinin işyeri toplantılarına katıldığı, taleplerini belirlediği, temsilcilerini denetlediği ve gerektiğinde üretimden gelen gücünü kullandığı bir sendika gerçek anlamda sınıf örgütüdür.

Bu nedenle mesele yalnızca daha “mücadeleci” sendika yöneticilerine sahip olmak değildir.

Asıl mesele, işçi sınıfının kendisinin mücadeleci hâle gelmesini sağlayacak örgütlenme biçimlerini yaratmaktır.

Sınıf sendikacılığı açısından temel mesele proletarya adına daha radikal konuşmak değil, proletaryanın kendisinin konuşabileceği, karar verebileceği ve mücadele edebileceği mekanizmaları kurmaktır.

İşçi sınıfının kurtuluşu, onun dışında bulunan herhangi bir sendika bürokrasisinin, siyasi kadronun ya da aydın grubunun proletaryaya armağan edeceği bir sonuç olamaz.

Proletarya kendi mücadele deneyimi içinde örgütlenmeli, kendi gücünü görmeli ve kendi tarihsel eyleminin öznesi hâline gelmelidir.

Madencilerin Ankara direnişinden çıkarılması gereken en önemli ders de budur.

İhtiyaç duyulan şey, işçiler adına daha çok konuşmak değil; işçilerin kendi sözünü, kendi karar mekanizmalarını ve kendi örgütlü sınıf gücünü yaratmaktır.

İşyeri komitelerinden başlayan, aşağıdan yukarıya örgütlenen, yöneticilerin tabana karşı sorumlu olduğu, farklı statü ve sendikalardaki işçileri ortak talepler etrafında birleştiren bir sınıf hareketi ancak bu temelde kurulabilir.

Proletarya adına değil, proletarya ile birlikte!