“Emperyalizmin Kuklası BM”: Toplantı Komedisi Devam Ediyor – Editör

featured
Paylaş

New York’ta sahne yine kuruldu. Dünyanın savaşlarına, silahlanmasına ve paylaşım mücadelelerine yön veren büyük güçlerin temsilcileri bir kez daha Birleşmiş Milletler kürsüsünden barış, hukuk, demokrasi ve insan hakları üzerine konuşuyor. Sahnenin dekoru değişse de oyunun özü değişmiyor: Emperyalist güçler nüfuz alanlarını, enerji yollarını ve pazarları paylaşmaya çalışırken savaşın, yoksulluğun, göçün ve ekonomik krizin faturasını yine halklar ödüyor.

Birleşmiş Milletler’in kuruluş metni “Biz halklar” diye başlıyor. Fakat savaş ve dünya güvenliği söz konusu olduğunda karar mekanizmasının merkezinde halklar değil, büyük devletlerin güç dengeleri bulunuyor. Genel Kurul’da devletlerin oyları eşit görünse de Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinin veto ayrıcalığı sürüyor. Bir tarafta savaşları durdurması beklenen BM, diğer tarafta aynı savaşların tarafı olan büyük güçlerin belirleyici olduğu bir dünya düzeni var.

Bu nedenle BM toplantılarına yalnızca liderlerin hangi cümleyi kurduğu üzerinden bakmak yanıltıcıdır. Asıl soru, bu sözlerin gerisinde hangi sınıfsal ve jeopolitik çıkarların bulunduğudur. Silahları kim üretiyor? Enerji kaynaklarına kim hükmetmek istiyor? Ticaret yollarını kim kontrol ediyor? Savaş bittiğinde yeniden inşa ihalelerini kim paylaşacak? Askeri bütçeler büyürken sağlık, eğitim, barınma ve sosyal güvenlikten hangi kaynaklar eksiliyor?

BM’deki “toplantı komedisi” tam da bu çelişkinin üzerinde yükseliyor.

Trump’ın “barışı”: Bir elde müzakere, diğer elde savaş tehdidi

ABD Başkanı Donald Trump’ın Genel Kurul konuşması, Washington’ın güç siyasetini açık biçimde ortaya koydu. Trump kendisini savaşları bitiren ve anlaşmalar yapan bir lider olarak sunarken İran’a anlaşma sağlanmadığı takdirde ABD’nin ülkeyi “yok edebilecek” askeri güce sahip olduğu tehdidinde bulundu. Bir yandan İran’la görüşmelerin sürdüğünü ve anlaşma beklediğini söylerken diğer yandan askeri seçeneği açık biçimde masada tuttu.

Burada görünen, “barış” kelimesinin askeri üstünlüğün başka bir dili haline gelmesidir. Washington’ın önerdiği barış, tarafların eşit koşullarda uzlaşmasından çok ABD’nin ekonomik, diplomatik ve askeri gücüyle koyduğu şartların kabul edilmesine dayanıyor. Trump’ın aynı kürsüden İran’a karşı daha fazla ekonomik baskı isterken askeri imha tehdidinde bulunması bu çelişkiyi çıplak biçimde ortaya koydu.

Üstelik İran savaşı yalnızca iki devlet arasındaki askeri bir hesaplaşma değil. Hürmüz Boğazı, petrol fiyatları, enerji ticareti ve bölgedeki ulaşım hatları doğrudan dünya ekonomisini etkiliyor. Trump’ın sert açıklamalarının hemen ardından petrol piyasalarında yeniden yükseliş baskısının görülmesi, emperyalist savaşın faturasının cepheden binlerce kilometre uzaktaki işçilerin cebine kadar nasıl ulaştığını gösteriyor.

Trump aynı konuşmada Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni de hedef aldı ve UCM’ye taraf devletlere kurumdan çekilmeleri çağrısında bulundu. Washington böylece bir taraftan “uluslararası düzen” söylemini kullanırken diğer taraftan uluslararası ceza yargısının kendi politikaları üzerinde denetim oluşturmasına karşı çıkıyor.

Venezuela ve Küba: Monroe Doktrini’nin yeni ambalajı

Trump’ın Latin Amerika’ya ilişkin sözleri de aynı çizginin devamıydı. ABD Başkanı, Washington’ın Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun alcakca kacirilmasiyla sonuçlanan askeri operasyonunu bir başarı olarak savundu ve Batı Yarımküre’de ABD’nin “eşsiz askeri gücünü” kullanma iradesini yeniden vurguladı. Trump yönetimi uyuşturucu kartellerini terör örgütleriyle eşitleyerek bölgedeki askeri operasyonları genişletirken, Washington’ın Monroe Doktrini’ni andıran bölgesel üstünlük anlayışı yeniden açık biçimde sahneye çıktı.

Bu yaklaşımın Venezuela’nın dünyanın en büyük petrol rezervlerinden birine sahip olmasıyla birlikte düşünülmesi gerekiyor. Devlet başkanları demokrasi, güvenlik ve uyuşturucuyla mücadele üzerine konuşabilir; ancak petrol, enerji yolları ve pazarlar dünya siyasetinin merkezindeki gerçek çıkar alanlarından biri olmaya devam ediyor.

Küba’ya yönelik mesaj ise daha açıktı. Trump Küba’yı “başarısız devlet” olarak tanımladı, komünist yönetimin düşeceğini söyledi ve “özgürlüğün Küba’ya geleceği” mesajını verdi. Küba heyeti bunun üzerine Genel Kurul salonunu terk etti. ABD’nin 60 yılı aşkın süredir uyguladığı ekonomik ambargo devam ederken Washington yönetiminin “temel değişim” söylemi, özünde Küba ve Küba halkının özgür iradesine saldırı demektir.

Burada sosyalistlerin yıllardır işaret ettiği eski bir çelişki yeniden karşımıza çıkıyor: Küba’nın siyasi sistemini belirleme hakkı Küba halkına mı ait, yoksa Washington’ın ekonomik ve askeri gücüne mi?

“Demokrasi ihracı” söylemi Latin Amerika’nın darbeler, yaptırımlar, gizli operasyonlar ve müdahalelerle dolu tarihinden bağımsız okunamaz.

Grönland: “Güvenlik” denilen şeyin altında Arktik rekabeti

Trump’ın dünya politikasındaki güç anlayışının bir başka göstergesi Grönland oldu. ABD, Danimarka ve Grönland yönetimleri arasında imzalanan yeni anlaşma, Washington’ın adadaki askeri varlığını genişletmesine, iki yeni askeri tesis kurulmasına ve ABD’nin füze savunma sisteminin bölgeye daha fazla yerleşmesine olanak sağlıyor. Anlaşma aynı zamanda Trump’ın daha önce Grönland’ı ABD topraklarına katma yönündeki çıkışlarının ardından yaşanan gerilimi geçici olarak kapatmayı amaçlıyor.

Arktik bölgesi yalnızca buzullardan ibaret değil. Enerji kaynakları, kritik mineraller, yeni deniz ulaşım yolları ve Rusya-Çin-ABD rekabetinin giderek sertleştiği devasa bir stratejik alan.

Bu nedenle “Grönland’ın güvenliği” söyleminin altında aynı zamanda Arktik’in askeri, ekonomik ve doğal kaynaklar bakımından paylaşılması mücadelesi bulunuyor.

Emperyalizmin coğrafyası genişliyor; Ortadoğu’dan Latin Amerika’ya, oradan Kuzey Kutbu’na kadar uzanıyor.

Gazze: Katliamın ardından yeniden inşa pazarının sahibi kim olacak?

Trump Gazze politikasını da kendi “barış yapıcı” kimliğinin kanıtı olarak sunuyor. Ancak Washington’ın Gazze için geliştirdiği 20 maddelik plan yalnızca ateşkes ve yeniden inşayı değil, Gazze’nin savaş sonrasında nasıl yönetileceğini de düzenlemeye çalışıyor.

Plan, Gazze’nin gündelik yönetiminin teknokratlardan oluşan Filistinli bir komiteye verilmesini, bu yapının ise Trump’ın başkanlığını yaptığı uluslararası bir “Board of Peace – Barış Kurulu” tarafından denetlenmesini öngörüyor. Kurulun görevleri arasında yeniden inşa finansmanının, yatırımların ve yönetişim çerçevesinin belirlenmesi de bulunuyor. Plan BM Güvenlik Konseyi’nin 2803 sayılı kararıyla da bir çerçeveye kavuşturuldu.

Gazze’de soykırım devam ederken, bugün aynı kurul Gazze için milyarlarca dolarlık yeniden inşa projeleri hazırlıyor. 23 Eylül’de ortaya çıkan son plana göre altı aylık ilk aşamada geçici konut, enkaz kaldırma, hastane onarımı, elektrik ve su altyapısı ile ekonomik toparlanmaya milyarlarca dolar harcanması öngörülüyor.

Gazze’nin yeniden inşaya ihtiyacı tartışmasız. Asıl siyasi soru başka yerde: Gazze’nin geleceğine kim karar verecek?

Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkı mı belirleyici olacak, yoksa Washington’ın başkanlık ettiği uluslararası kurullar, yatırımcılar ve bölgesel güçlerin kurduğu düzen mi?

Bugüne kadar yaşananlara bakıldığında savaş sonrası “yeniden inşa” kavramı bu nedenle masum bir teknik kavram değildir. Önce bir coğrafya savaşla yıkılıyor, ardından o coğrafyanın altyapısı, yönetimi ve ekonomik geleceği uluslararası sermayenin ve büyük devletlerin yeni pazarlık alanına dönüşebiliyor.

Gazze’nin geleceği Filistin halkının iradesinden koparılarak büyük güçlerin ekonomik projesine dönüştürülürse buna gerçek anlamda barış demek mümkün değildir.

Netanyahu: UCM kararı gölgesinde BM kürsüsü

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ise BM kürsüsünde İsrail’in savaş politikasını savundu. Netanyahu, İsrail askerlerinin eylemlerini savunurken ve kendisine yönelik eleştirilere karşı “gerçeği anlatacağını” açıkladığını dile getiriliyor. New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’nin kendisini “savaş suçlusu” olarak nitelendirmesine de sert yanıt verdi.

Netanyahu’nun hakkında: Uluslararası Ceza Mahkemesi 21 Kasım 2024’te Netanyahu ve eski Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında savaş suçları ve insanlığa karşı suçlara ilişkin isnatlar temelinde tutuklama emri çıkardı. Bu bir mahkûmiyet hükmü değildir. İsrail de UCM’nin yetkisini ve suçlamaları reddediyor.

Ama siyasi görüntü yine de çarpıcı: Gazze’nin yıkımının ortasında hakkında uluslararası tutuklama emri bulunan bir başbakan BM kürsüsünde savaş politikasını savunabiliyor.

BM’nin barış ve hukuk iddiası ile dünya güç ilişkilerinin gerçeği arasındaki çelişki bundan daha açık nasıl görülebilir?

Erdoğan: Kürsüde İsrail’e sert sözler, geride başka bir bilanço

Erdoğan’ın Gazze konusundaki BM söylemi de sert. İsrail yönetimini ağır biçimde eleştiriyor, Filistin devletinin tanınmasını istiyor ve uluslararası sistemdeki çifte standarda dikkat çekiyor.

Ancak siyasal değerlendirme açısından hükümetlerin söyledikleri kadar yaptıklarına bakmak gerekir.

Türkiye, 7 Ekim 2023’ten sonra İsrail’e yönelik sert siyasi söyleme rağmen ticaretini sürdürdü. Ankara önce Nisan 2024’te 54 ürün grubuna kısıtlama getirdi; bütün ithalat ve ihracatın durdurulduğunu ise ancak 2 Mayıs 2024’te açıkladı. 2023’te iki ülke arasındaki ticaret hacmi yaklaşık 6,8 milyar dolardı.

Sonrasında Türkiye’nin Filistin topraklarına kaydedilen ihracatının 2024’ün ilk dokuz ayında yüzde 526 artarak 571,2 milyon dolara çıkması yeni bir tartışma başlattı. Malların Filistin üzerinden İsrail’e ulaştığını iddia ederken Ticaret Bakanlığı bunu reddetti ve İsrail’le ticaretin tamamen sona erdiğini savundu. Dolayısıyla dolaylı ticaret gerçek sahibi İsrail’dir. Çünkü ağır ambargo koşularında yaşayan Filistin halkı İsrail üzerinde ticareti sürdüremeyeceği bu kadar açıkken…

Tam da burada Erdoğan’ın sokaklara ve kendi tabanına dönük sert Filistin söylemiyle devletin ekonomik ve jeopolitik pratiği arasındaki mesafe ortada.

Filistin dayanışması yalnızca miting kürsüsünden İsrail’e bağırmakla ölçülemez. Ticaret, askeri işbirliği, enerji, NATO ve bölgesel savaşlar konusunda hangi politikaların uygulandığı da hesaba katılmak zorunda.

Trump’ın Erdoğan övgüsü neden önemli?

Bu çelişkiye başka bir pencereyi Trump açıyor.

ABD Başkanı Erdoğan’dan söz ederken onu sık sık güçlü, sert ve saygı duyulan bir lider olarak tanımlıyor. Haziran ayında NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile görüşürken İran savaşı konusunda Erdoğan’dan çatışmanın dışında kalmasını istediğini ve Erdoğan’ın bunu yaptığını açıkça anlattı; aynı açıklamada Erdoğan’la dostluğunu ve onun güçlü liderliğini övdü.

Bu ilişkiyi yalnızca “Trump Erdoğan’ı seviyor” basitliğinde okumak yeterli değil.

Bir tarafta içeride ve BM kürsüsünde Batı’ya, İsrail’e ve uluslararası sistemin çifte standardına sert sözlerle yüklenen Erdoğan; diğer tarafta NATO üyeliği, Suriye, İran, F-35, savunma sanayisi ve bölgesel politikalar üzerinden Washington’la sürekli yalvaran Türkiye var.

Sorulması gereken soru da budur: Kürsüde anti-emperyalist görünen söylemin, emperyalist merkezlerle sürdürülen ekonomik ve askeri ilişkiler karşısındaki gerçek değeri nedir?

Bağımsızlık yüksek sesle söylenen bir kelime değil, somut devlet politikasında ölçülebilecek bir tutumdur.

Şara ve “yeni Suriye”: Eski pazarlık düzeni devam ediyor

Suriye’de Ahmed eş-Şara yönetimi de New York’ta yeni dönemin uluslararası meşruiyetini ve ekonomik ilişkilerini kurmaya çalışıyor.

Şara, BM toplantıları sırasında yaptığı açıklamada İsrail’le yürütülen güvenlik görüşmelerinin bir aşamada yaklaşık yüzde 90 uzlaşmaya ulaştığını, ancak İsrail’in daha sonra geri çekildiğini söyledi. Aynı zamanda İsrail’in Suriye topraklarına yönelik saldırılarını ve yeni bölgeleri işgal etmesini eleştirirken Şam’ın buna rağmen sorunu diplomasi yoluyla çözmeye çalışacağını belirtti.

Buradaki tablo da öğretici.

Esad gitti, iktidar değişti, ittifaklar yeniden kuruldu. Batı’yla ilişkiler normalleşiyor, İsrail’le güvenlik görüşmeleri yürütülüyor, uluslararası sermayeye yatırım çağrıları yapılıyor.

Ama Suriye emekçisinin yaşamında temel sorular aynı: Ekmek kaç para? Yakıt bulunabiliyor mu? Ücret geçinmeye yetiyor mu? Ev yeniden yapılabilecek mi?

Nitekim yakıt fiyatlarında yaşanan artışın ülke çapında protestolara yol açmasının ardından Şara yönetimi bazı sektörlerde daha ucuz dizel uygulamasına geri dönmek zorunda kaldı.

İktidar değişebilir. Bayraklar ve uluslararası dostluklar değişebilir. Fakat yeni düzen emekçilerin hayatını değiştirmiyorsa halk açısından yalnızca iktidarın el değiştirmesi olarak kalabilir.

BM kürsüsünde “barış”, dünyada yeni silahlanma

Trump İran’ı tehdit ediyor. Venezuela’daki ABD operasyonunu savunuyor. Küba’ya siyasal rejim değişikliği mesajı veriyor. Grönland’da Amerikan askeri varlığı genişliyor. Netanyahu İsrail’in savaş politikasını savunuyor. Erdoğan İsrail’e meydan okurken Washington ve NATO’yla pazarlıklarını sürdürüyor. Şara yeni Suriye için Batı sermayesi ve uluslararası meşruiyet arıyor.

Guterres ise bütün bunların ortasında bir kez daha savaşların sona ermesini ve uluslararası hukukun güçlendirilmesini istiyor.

BM sahnesinin trajikomik yanı da burada.

Bir tarafta barış çağrıları, diğer tarafta yeni üsler.

Bir tarafta insan hakları söylemi, diğer tarafta ekonomik yaptırımlar.

Bir tarafta uluslararası hukuk, diğer tarafta askeri güç tehdidi.

Bir tarafta yeniden inşa, diğer tarafta önce şehirleri yerle bir eden savaş makinesi.

Savaşın bilançosu kürsülerde değil, halkların hayatında tutuluyor

Bütün diplomatik konuşmaların altında çok daha yalın bir gerçek var.

Savaş bir devlet başkanının konuşması değildir.

Savaş bombalanmış bir evdir. Hastanesiz kalmış bir kenttir. Okula gidemeyen çocuktur. Göç yolundaki ailedir. Cepheye gönderilen gençtir. Enerji ve gıda fiyatlarının artmasıdır. Silah bütçeleri büyürken sağlık ve eğitim için “kaynak yok” denmesidir.

Savaş aynı zamanda devasa bir ekonomik mekanizmadır.

Silah tekelleri için milyarlarca dolarlık sipariş olan şey, halklar için daha fazla vergi, daha yüksek enflasyon, daha pahalı enerji, daha az sosyal hizmet anlamına gelebiliyor.

Sonra aynı sistem savaşlarla evlerinden ettiği insanları Avrupa’nın ve dünyanın başka bölgelerinin sınırlarına gönderiyor ve onları “göçmen sorunu” olarak halkların karşısına çıkarıyor.

Yoksul, başka bir yoksula düşman ediliyor.

İşsizliğin sorumlusu göçmen, düşük ücretin sorumlusu mülteci, konut krizinin sorumlusu başka ülkeden gelen emekçiymiş gibi gösteriliyor.

Böylece savaşın, sömürünün ve ekonomik eşitsizliğin gerçek sorumluları gözden kayboluyor.

Bu nedenle “Bu insanlar neden buraya geliyor?” sorusu eksiktir.

Asıl sorular şunlardır: Yaşadıkları ülkeleri kim savaş alanına çevirdi? Silahları kim sattı? Doğal kaynaklardan kim kazandı? Enerji yollarını kim kontrol etmek istedi? Savaşın finansmanını kim sağladı? Yeniden inşadan kim para kazanacak?

Ve en önemlisi:

Bu düzenin bütün faturasını kim ödüyor?

“Emperyalizmin kuklası BM” eleştirisinin anlamı

“Emperyalizmin kuklası BM” sözü, BM’deki bütün ülkelerin veya kurum çalışanlarının Washington’dan ya da tek bir merkezden emir aldığı anlamına gelmiyor.

Politik eleştirinin işaret ettiği şey daha yapısal: BM, dünya kapitalizminin ve devletler arasındaki eşitsiz güç ilişkilerinin dışında bir kurum değil. Güvenlik Konseyi’nin yapısından ekonomik yaptırımlara, askeri ittifaklardan uluslararası hukukun uygulanmasına kadar büyük devletlerin gücü belirleyici olmaya devam ediyor.

Bu yüzden BM karar alabilir ama büyük güç bunu uygulamaz.

Guterres barış çağrısı yapabilir ama savaş devam eder.

Uluslararası mahkeme tutuklama emri çıkarabilir ama siyasi güç dengeleri uygulamayı belirler.

Genel Kurul halkların yaşam hakkından söz edebilir ama aynı devletler yeni askeri üs anlaşmalarına imza atabilir.

Toplantı komedisi tam da budur.

BM’de değişen bir şey yok

Kürsüdeki yüzler değişiyor.

Konuşmalar değişiyor.

İttifaklar değişiyor.

Eski düşmanlar dost, eski dostlar düşman olabiliyor.

Ama savaşların ve sömürünün temel düzeni değişmediği sürece halkların karşısındaki gerçek değişmiyor.

Trump “barış” diyebilir ve aynı konuşmada İran’ı yok etmekle tehdit edebilir. Netanyahu “güvenlik” diyebilir ve Gazze’nin yıkımını savunabilir. Erdoğan Filistin için kürsüden çok sert konuşabilir ama ekonomi ve jeopolitik alanındaki çelişkiler ortada durabilir. Şara “yeni Suriye” diyebilir ama emekçinin ekmek ve yakıt sorunu sürebilir.

Bu nedenle mesele kimin daha iyi konuştuğu değildir.

Savaşlar duruyor mu?

İnsanlar evlerine dönebiliyor mu?

Açlık ve yoksulluk azalıyor mu?

Silahlanmaya ayrılan kaynaklar sağlık ve eğitime aktarılıyor mu?

Halklar kendi ülkelerinin geleceğinde gerçekten söz sahibi mi?

Bu soruların yanıtı değişmediği sürece BM kürsüsündeki diplomatik gösterinin halkların yaşamındaki karşılığı da olmayacaktır.

Daha fazla savaş; daha fazla kan ve gözyaşı, daha fazla yoksulluk, sömürü, güvencesizlik, yerinden edilme ve göç demektir.

Dünyanın egemenleri pazarları, petrolü, gazı, madenleri, ticaret yollarını ve askeri nüfuz alanlarını paylaşırken halkların ortak çıkarı başka yerde duruyor: savaşa karşı barışta, sömürüye karşı eşitlikte, milliyetçiliğe ve halkları birbirine düşman eden politikalara karşı enternasyonal dayanışmada.

Savaş düzeni değişmediği sürece, halklar açısından BM’de değişen bir şey yok.