Suriye’de Mezhepçi Şiddet ve Alevi Katliamı

featured
0
Paylaş

Suriye’nin Humus kentinde bir cinayetin mezhepçi sloganlarla manipüle edilmesiyle başlayan ve hızla Alevi toplumunu hedef alan saldırılar, bölgenin uzun süredir içinde bulunduğu emperyalist kuşatma, mezhepçi gericilik ve siyasal parçalanmışlık ortamının doğrudan bir sonucudur. Yetkililerin failin çiftin bağımlı yeğeni olduğunu açıklaması gerçeği değiştirmedi; çünkü sosyal zeminde biriken mezhepçi nefret, bölgeye yerleşmiş gerici örgütlerin ideolojik propagandası ve farklı güçlerin Suriye’yi kendi çıkarları doğrultusunda yeniden dizayn etme girişimleri çoktan provokasyonun altyapısını hazırlamıştı. Failin kurbanların kanıyla sloganlar yazması, olayın adli bir suç olmaktan çok, bir toplumun varlığını hedef alan operasyonel bir zemine çekilmek istendiğini gösteriyor. Alevi mahallelerinin ateşe verilmesi, dükkanların yakılması, insanların evlerinden edilmesi, Lazkiye kırsalında kadınlara yönelik kaçırma girişimlerinin artması ve genç bir Alevi kuryenin sipariş sırasında öldürülmesi, görüntüde farklı olsa da aynı politik aklın farklı yöntemleridir: Alevi toplumunun tarihsel birikimini, sosyal ağırlığını ve siyasal varlığını kırmak.

Bu saldırıların arka planında yıllardır sahada mevzilenen HTŞ ve benzeri mezhepçi yapılar bulunuyor. Bu örgütler, sadece askeri araçlar üzerinden değil, ideolojik bir nefret programı üzerinden hareket ederek özellikle Alevi kimliğini düşmanlaştırıyor; Türkiye’nin çeşitli bölgesel politikaları ve sahadaki müdahaleleri ise bu yapılara geniş bir manevra alanı sağlıyor. Dolayısıyla yaşananlar “kontrolden çıkmış protesto” değil, emperyalist müdahaleler, yerel işbirlikçilik ve mezhepçi örgütlenmelerin kesişim noktasında şekillenen bütünlüklü bir politik saldırıdır.

Alevi halkının hedef alınması, bölgedeki tarihsel sürekliliği olan baskı ve yok sayma politikalarının yeni bir halkasıdır. Osmanlı’dan bugüne mezhepçi yapı modern Ortadoğu’da radikal örgütlerin söylemleriyle birleşmiş, savaş sürecinin yarattığı boşluk içinde daha saldırgan bir hâl almıştır. Bugün yaşananlar bu tarihsel çizginin yalnızca güncellenmiş hâlidir. Aleviler, inançları, kültürel hafızaları ve tarihsel direnç noktaları nedeniyle bölgedeki gerici güçler açısından “dönüştürülmesi gereken”, emperyalist aktörler açısından ise “tasfiyesi faydalı” görülen bir toplumsal özneye dönüştürülmek istenmektedir.

Bu bağlamda Suriye’de son yıllarda sıkça dile getirilen “entegrasyon” politikalarının Alevi toplumu açısından ne anlama geldiği açıktır: kültürel erozyon, siyasal temsilin daraltılması, kimliksel özelliklerin törpülenmesi ve toplumsal varlığın nötralize edilmesi. Bu tür baskıcı entegrasyon süreçleri radikal örgütlere alan açmakta; devlet yapısının zayıfladığı, toplumsal dengelerin çözülmeye başladığı her momentte mezhepçi çeteler saldırılarını “meşru operasyonlar” gibi sunma cesareti bulmaktadır.

Türkiye’de bazı demokratik kurumların yaptığı açıklama önemli bir adımdır; fakat Alevilere yönelik saldırının büyüklüğü düşünüldüğünde bu tepkilerin hâlâ cılız olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Sol-sosyalist yapıların dağınıklığı, Alevi kurumlarının kaygılarının yeterince merkezî bir yere yerleştirilmemesi, uluslararası dayanışma ağlarının zayıflığı ve genel demokratik kamuoyunun gecikmiş tepkisi bu sessizliği derinleştiriyor. Oysa Alevilere yapılan saldırı yalnızca bir halkın değil, bölgedeki laiklik zeminlerinin, halkların eşitliğine dayalı toplumsal yaşamın, demokratik hakların ve anti-emperyalist hattın bütününe yapılmış bir saldırıdır.

Bu nedenle çözüm, basit “barış çağrılarının” çok ötesindedir. Suriye’de tüm farklılıkların eşit yurttaşlık temelinde, demokratik ve seküler bir yönetim içinde güvence altına alınması zorunluluktur. Mezhepçi, etnikçi veya tekçi hiçbir model; Alevilerin, Hristiyanların, Sünnilerin, Ezidilerin, Kürtlerin, Arapların ya da diğer tüm toplulukların özgürce var olabileceği bir zemin üretemez. Ancak seküler, eşitlikçi, çoğulcu ve halkların kendi kimliklerini baskı görmeden ifade edebildiği bir siyasi düzen, bu coğrafyada kalıcı barış için gerçek bir olanak yaratabilir. Aksi durumda Suriye, baskı ve yok sayma üzerine kurulu her yönetim modelinde olduğu gibi, katliamların, intikam siyasetinin ve iç içe geçen mezhepçi çatışmaların yeniden tekrarlandığı bir karanlığa sürüklenmeye devam eder. Böyle bir tablo yalnızca Aleviler için değil, tüm halklar için daha büyük acılar, daha derin siyasal kırılmalar ve içinden çıkılması giderek zorlaşan bir kaos anlamına gelecektir.

Bu nedenle Alevi halkına yönelik saldırılar karşısında ses yükseltmek, yalnızca Alevilerin değil tüm bölge halklarının omzunda taşıdığı tarihsel bir sorumluluktur. Uluslararası dayanışmayı büyütmek, mezhepçi çetelerin ve onları besleyen politik aklın teşhir edilmesini sağlamak, emperyalist müdahalelerin bölgedeki etkilerini ortaya koymak ve seküler-demokratik bir çözüm hattını güçlendirmek yalnızca etik bir yükümlülük değil, aynı zamanda bölgesel barışın temel koşuludur. Bugün Humus’ta, Lazkiye’de ya da El-Zehra’da yaşananların sessizlik içinde geçiştirilmesine izin verilirse, yarın bu saldırılar çok daha derin ve yaygın bir yıkıma dönüşecektir.

Alevi halkı tarih boyunca direniş geleneğini taşıyarak var olmuştur; ancak bu direnişin başarıya ulaşması, yalnızca kendi iç gücüyle değil, bölgedeki tüm ilerici, demokratik ve özgürlükçü unsurların birlikte hareket etmesiyle mümkün olabilir. Suriye’nin geleceği, halkların eşitliği ve inançların özgürlüğü üzerine kurulduğu ölçüde aydınlanacaktır; aksi hâlde şu an yaşanan karanlık, coğrafyanın tamamını içine çekecek daha büyük felaketlerin habercisi olmaya devam edecektir.

Türkiye’de Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) ve Türk Tabipleri Birliği (TTB), Suriye’nin kıyı şehirlerinde Alevilere yönelik gerçekleşen saldırılar üzerine ortak bir açıklama yayımlayarak hükümeti acilen uluslararası bağımsız soruşturma mekanizmalarını devreye sokmaya çağırdı. Açıklamada, mezhepçi şiddetin bölgesel barışı tehdit ettiği ve saldırıların karanlıkta bırakılmasının yeni provokasyonlara kapı aralayacağı vurgulandı.

Bu çağrıyla eş zamanlı olarak İstanbul, Ankara, İzmir ve Hatay başta olmak üzere birçok kentte demokratik kurumlar, Alevi örgütleri ve çeşitli sol-sosyalist yapılar tarafından protesto eylemleri düzenlendi. Ortak slogan, saldırılara karşı sessiz kalmama çağrısı oldu. Yapılan kitlesel basın açıklamalarında hem Suriye’deki Alevi toplumuyla dayanışma vurgulandı hem de Türkiye’nin dış politikasının bölgedeki mezhepçi örgütlere yarattığı alanın sorgulanması gerektiği ifade edildi.

Derya Özcan

6 Aralık 2025