Emperyalist Oyalama ve Kürt Halkının Yeniden Kıyım Tehdidi

Savaşın Biçim Değiştirmesi, Özün Aynı Kalması

Suriye’de HTŞ çetelerinin Alevi, Ermeni, Süryani, Ezidi ve bugün Kürt halkına yönelik saldırıları, savaşın sona ermediğini; yalnızca biçim değiştirerek sürdüğünü bir kez daha göstermektedir. Halep’te Kürt mahallelerinin kuşatılması, zorla tahliyeler ve sistematik baskılar; 2014’te Kobanê’den kaçmak zorunda kalan sivillerin hafızalara kazınmış görüntülerini yeniden canlandırmaktadır. Bu tablo, Ortadoğu’da emekçi halkların ve ezilen ulusların kaderinin, büyük güçler ve yerel gerici odaklar tarafından pazarlık masalarında nasıl araçsallaştırıldığının somut bir özetidir.

Bugün bir kez daha açığa çıkan tarihsel gerçek şudur: Devletlerin dostları yoktur, yalnızca süreklilik arz eden çıkarları vardır. Emperyalist haydutların ve bu bağlamda faşist Türk devletinin çıkar mantığı, Osmanlı’nın son döneminden Soğuk Savaş’a, 1991 Körfez Savaşı’ndan 2011 Suriye iç savaşına kadar özünde değişmemiştir. Dengeler her kırıldığında, dün “müttefik” ilan edilen halklar bir anda gözden çıkarılmış; bedeli ise her seferinde siviller, kadınlar ve çocuklar ödemiştir.

Rojava Direnişinin Tarihsel Anlamı ve Yapısal Sınırları

2014’te Rojava’da ortaya çıkan direniş, yalnızca askeri bir başarı değil; IŞİD barbarlığına karşı halkların ortak mücadelesinin sembolüydü. Kürtler başta olmak üzere Araplar, Süryaniler ve diğer halklar ile enternasyonalist devrimciler, büyük bedeller ödeyerek bu karanlık tehdidi püskürttü. 2017’ye gelindiğinde SDG, Suriye sahasında belirleyici bir güç haline geldi.

Ancak bu askeri ve siyasal güç, başından itibaren emperyalist dengeler ve bölgesel devletlerin çıkar hesapları tarafından kuşatıldı. Sürekli olarak IŞİD’e karşı savaşan ve sahada başarı gösteren bir güç olarak övgüler dizilirken, bu övgüler hiçbir zaman somut ve kalıcı kazanımlara dönüştürülmedi. Kürtler hiçbir aşamada resmi, güvence altına alınmış bir statüye kavuşturulmadı.

Rojava deneyimi; kadın özgürlüğü, yerel demokrasi ve halkların birlikte yaşamı açısından önemli dersler barındırsa da, emperyalist güçlere bağımlı askeri ve diplomatik denklemler içinde sıkışması, kalıcı ve güvenli bir çözüm üretmesini zorlaştırdı. Halkların kendi öz örgütlülükleri ve bağımsız siyasal iradeleri güçlenmeden, dış güçlere yaslanan hiçbir modelin kalıcı olamayacağı bugün çok daha açık biçimde görülmektedir.

Uluslararası Oyalama Mekanizmaları ve Kürtlerin Dışlanması

Bugüne kadar onca bedel ve mücadeleye rağmen, Kürt siyasal yapıları hiçbir uluslararası toplantıya gerçek ve bağımsız bir özne olarak dahil edilmedi. Suriye’nin geleceğine dair masalarda her türden çete yapısı, mezhepçi milis ve gerici örgüt yer bulurken, Kürtlere söylenen hep aynı oldu: “Şimdi sırası değil”, “Biz zaten sizi temsil ediyoruz.”

Bu söylem, bilinçli bir oyalama politikasının parçasıydı. Afrin işgal edilirken, ardından Girê Spî ve Serêkaniyê saldırıları sırasında bu bölgelerin fiilen Türkiye’ye bırakılmasıyla birlikte, Türkiye’yi durdurmak adına verilen “garantiler” bir gün bile tutulmadı. “Türkiye sakinleşsin, saldırı olmayacak, garantisi biziz” denildi; ancak bu sözlerin hiçbiri pratiğe yansımadı. Kürt direnişi bir yandan övülürken, diğer yandan saraylara davetler ve diplomatik vaatlerle belirli bir hatta tutuldu. Bu bilinçli oyalama süreci, bugünkü yıkıcı sonuçların başlıca nedenlerinden biridir.

Tarihsel Süreklilik İçinde Emperyalizm ve Kürt Halkı

ABD başta olmak üzere emperyalist aktörler, Kürtleri ve bölgedeki diğer halkları özgürlükleri için hiçbir zaman desteklemedi. 20. yüzyıl boyunca Mahabad’dan Barzani hareketine, 1975 Cezayir Anlaşması’ndan 1991 sonrası Güney Kürdistan sürecine kadar tekrar eden bir model işletildi: Kürtler geçici olarak kullanıldı, ardından bölgesel devletlerle yapılan pazarlıkların konusu haline getirildi. Kürt halkı; Türkiye, Irak ve Suriye gibi bölgesel devletler üzerinde baskı kurmanın geçici bir aracı olarak görüldü. Emperyalizmin temel mantığı açıktır: Halkların kendi kaderini tayin hakkı değil, çıkarların korunması esastır.

Bu nedenle Kürtlerin güvenliği ve kazanımları, büyük güçlerin pazarlık masalarında sürekli olarak riske atıldı. HTŞ ve benzeri yapılar ise IŞİD ve El Nusra geleneğinden beslenen, mezhepçi, halk düşmanı ve gerici örgütlerdir. Bu güçlerin “meşru muhatap” ya da “devletleşme sürecinin parçası” olarak sunulması, Suriye’de gerçek bir barışın önündeki en büyük engellerden biridir.

Türkiye Destekli Silahlı Yapılar ve Karşı-Devrimci Şiddet

Suriye sahasında faaliyet gösteren 62. Tümen (Süleyman Şah/El Emşat), 72. Tümen (Sultan Murad), 76. Tümen (El Hamzat) ve 80. Tümen (Nureddin Zengi Hareketi) gibi yapılar; doğrudan ya da dolaylı biçimde Türkiye tarafından organize edilmiş, eğitilmiş ve sahaya sürülmüş silahlı gruplardır.

Bu yapılar yalnızca Kürt halkına değil; Alevilere ve farklı inanç gruplarına yönelik katliam, yağma ve zorla yerinden etme pratiklerinde de başat roller üstlenmiştir. Yaşananların basit bir “güvenlik” ya da “terörle mücadele” meselesi olmadığı; mezhepçi, milliyetçi ve gerici bir şiddet hattının sistematik biçimde devreye sokulduğu açıktır. Emperyalist güçler, bu yapıları uluslararası meşruiyet kazandırmak için kullanmış; Kürtler ise bu süreçte araçsallaştırılmıştır. HTŞ’nin Alevi katliamıyla uçurumun eşiğine geldiği bir aşamada, emperyalistler Kürtleri bir “fon” olarak kullanmış; böylece Colani yönetimi hem kurtarılmış hem de uluslararası meşruiyeti güvence altına alınmıştır.

Diyalog Yanılsaması ve Türkiye Gerçeği

Rojava yönetiminin Türkiye’ye yönelik bitmeyen “diyalog” çağrıları; Afrin işgal edilirken, Kobanê kuşatma altındayken ve bugün Halep’te Kürt mahalleleri etnik temizliğe maruz kalırken de sürmüştür. Oysa Türkiye’nin Suriye’deki temel amacı, Kürtlerin hangi ad altında olursa olsun siyasal ve toplumsal kazanımlarını ezmektir.

Bu gerçek defalarca dile getirilmiş ve sahada uygulanmıştır. Buna rağmen KCK tarafından yapılan şu açıklama, bu yanılsamanın hâlâ sürdüğünü göstermektedir:

“Çünkü bu Kürtler Türkiye’deki Kürtlerin akrabalarıdır. Türkiye nasıl ki Türkmenlere sahip çıkıyorsa Kürtlere de sahip çıkmalıdır. Türkiye Kürt-Türk kardeşliğine dayalı yeni bir yüz yıl yaratmak istiyorsa yapması gereken budur.”

Bu yaklaşım, saldırıları fiilen planlayan ve yöneten bir devletten hâlâ “olumlu rol” beklemenin ifadesidir. Güç ilişkilerini değil, iyi niyet varsayımlarını esas alan bu siyasetin sonuçları, defalarca ağır biçimde yaşanmıştır.

Kürt Siyasetinin Krizi ve Tarihsel Dersler

Olaylar yaşandıktan sonra yapılan teşhislerin sınırlılığı açıktır; ancak Kürt siyasetinin bu süreçlerden gerekli dersleri çıkarmadığı da ortadadır. Duygusal tepkiler kısa süreli parlamakta, somut ve kalıcı kazanımlara dönüşememektedir.

Otuz yılı aşkın süredir “soyut barış” söylemi etrafında şekillenen, tarihsel isyan mirasını daraltan bir siyasal hattın sonuç üretmediği bugün daha net görülmektedir. Tarihsel hafızası zayıflayan toplumlar, uzun vadeli stratejiler geliştiremez; modern örgütlülükler ve kolektif önderlikler inşa edemez.

Anti-Emperyalist Mücadelede Tarihsel Kopuşun Zorunluluğu

HTŞ’nin SDG’ye yönelik saldırıları ve ortaya çıkan çatışmalar, iki silahlı güç arasındaki dar bir mücadele değildir. Bu çatışma; emperyalizmin, bölgesel devletlerin ve gerici paramiliter yapıların ortaklaşa yarattığı yapısal bir krizin ürünüdür.

Kürt halkının ve Suriye’deki tüm ezilenlerin geleceği; emperyalizme, bölgesel devletlere ve mezhepçi çetelere yaslanmayan, anti-emperyalist, laik, eşitlikçi ve sosyalist bir hattın inşa edilmesine bağlıdır. Bu hat; etnik ya da dini üstünlük iddialarına değil, emekçilerin, kadınların ve gençlerin öz örgütlülüğüne, halkların eşitliğine ve ortak mücadelesine dayanmalıdır.

Onurlu ve barışçıl bir yaşam; tutulmayan sözlere, diplomatik oyalamalara ve sahte garantilere değil, emperyalist sistemle açık bir siyasal kopuşa ve kolektif direnişe dayanabilir. Kürt halkının kurtuluşu, onu sürekli pazarlık nesnesine dönüştüren emperyalist aklın sınırları içinde değil; bu akılla tarihsel bir hesaplaşma içinde mümkündür. Katliamlar ve zorunlu göçler döngüsünü kırmanın başka bir gerçekçi yolu yoktur.

Eren Aydın

Önceki İçerikMeclis Kürsüsünden Mezhepçi Nefret: Alevi Halkına Yönelik düşmanlığın ifadesi
Sonraki İçerikBerlin’de Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht anıldı