V. İ. Lenin bir makalesinde, daha önce hiç kimsenin ulaşmadığı bir zirveye tırmanmaya çalışan bir dağcının sahnesini şöyle anlatmıştı: Dağcı, seçtiği yoldan ilerle yemeyince «geri çekilmek, aşağı inmek, belki daha uzun ama zirveye ulaşmasını sağlayacak başka bir yol aramak zorunda kalıyordu». Biraz uzaktan, aşağıdaki insanlar dürbünle onun hareketlerini izliyor ve hedefini gerçekleştiremediği için alaycı bir şekilde onunla dalga geçiyorlardı.
Bazıları başarısızlığına sevinçle alkış tutuyor, onu deli ilan ediyor ve düşmesini bekliyordu. Diğerleri ise sevincini gizleyerek, zavallı adamın kendi iyi düşünülmüş planlarını tamamlamasını beklemediği için sahte bir üzüntü gösteriyorlardı. Ancak herkes hemfikir: Gözlerinin önündeki şey açık bir başarısızlıktır.
Bu metaforun gözlemcileri, sonuca yalnızca duyusal algıya dayanarak varıyorlardı. Gördükleri şey, bir dağcının zirveden uzaklaşıp aşağı indiğiydi. Eksik olan şey ise anlayıştı: Seçtiği yoldan ilerle yemediği için zirveye ulaşmanın tek yolu, aşağı inip başka bir rota aramaktı.
Lenin 1921’de ilan edilen Yeni Ekonomi Politikası için 11 ay sonra kaleme aldığı “devlet kontrolü altında geçici bir serbest piyasa ve kapitalizm” makalesinin son paragrafında açıkça tarif ettiği dağcı, Yeni Ekonomi Politikasını uygulamaya koyan Sovyetleri simgeliyordu. Lenin, “bizim geri çekilişimiz, bizim ‘aşağı inişimiz’” olarak nitelendirmişti. Böylece Rus Devrimi’nin lideri, sosyalizmin diyalektiğini metaforik bir şekilde sunmuş oluyordu: Duyusal algıya göre bir geri adım gibi görünen şey, anlayış düzeyinde, genel hedefe başarıyla ilerlemek için gerekli bir manevraydı.
Sosyalizmin Diyalektiği (1)
Sosyalizmin gelişim süreci, çoğu zaman aşılması son derece zor olan derin çelişkilerle karakterize olmuştur. Nesnel analiz açısından buna şaşırmamak gerekir. Çünkü sosyalizm, kapitalizmin enkazından komünizmi inşa etme sürecidir. Kullandığı hammaddeler mükemmel teorik planlardan değil, mevcut kapitalist dünyadan gelir. Üretmeye çalıştığı nihai ürün ise, birçok yönden mevcut dünyanın tam karşıtıdır. Dolayısıyla sosyalizmin görevi, imkânsız gibi görünen bir şeyi başarmaktır: Kapitalizmden komünizm yaratmak.
Ancak Solunun —yani emperyalizmin çekirdeğindeki solun— pek çok hareketi bu çelişkiyi anlayamamaktadır. Bunun yerine, zihinlerindeki mükemmel komünist toplum imgesiyle mevcut sosyalist toplumları karşılaştırmakta ve onları bu imgeye uymadıkları için küçümsemektedirler. Eğer mükemmel işleyen bir işçi demokrasisi yoksa, tüm eşitsiz emek ilişkileri hemen ortadan kaldırılmamış sa, çeşitli sömürü biçimleri hâlâ devam ediyorsa… o toplum, zihinlerindeki komünizm modeline uymadığı için mahkûm edilmektedir.
Solundan bazıları, komünizm altında devletin kendiliğinden sönmesi gerektiğini bile savunmakta ve herhangi bir sosyalist devlet inşası projesini, kendi kendini yok etmeye hemen yol açmadığı sürece reddetmektedir.
Bu şekilde bakanlar, “gördüğün şey varsa o vardır” düzeyinde, yani yalnızca duyusal algı düzeyinde kalmaktadırlar. Sosyalizm, mükemmel bir komünizm biçimi gibi görünmüyorsa, o zaman komünizme giden yolda olamaz. Tıpkı Lenin’in dağcısına laf atanlar gibi, daha geniş maddi bağlamı kavrayamamak ta ve geçici bir geri çekilişin ileriye gitmek için gerekli olabileceğini anlayamamak tadırlar. Kısacası, eksik olan şey sosyalizmin diyalektiğini anlamaktır.
Emperyalizm ve Egemenlik
1959 Küba Devrimi’nin başarısından sonra Ernesto Che Guevara’ya Küba’nın karşılaştığı en büyük sorunlar sorulduğunda şöyle demişti: “İki tane: Birincisi emperyalizm, ikincisi de… emperyalizm.” Şaka tabii ki şuydu: Emperyalizm sorunu o kadar ağırdı ki tek bir mesele olmaktan çıkmıştı. Küçük bir adanın egemenlik mücadelesine karşı ABD’nin (başlıca emperyalist güç) yönelttiği tüm korkunç operasyonları kastediyordu: Bombalı saldırılar, yangın bombalarıyla hava saldırıları, terör kampanyaları, ekonomik savaş ve yasadışı abluka, biyolojik saldırılar, insanlara ve hayvanlara kasten hastalık bulaştırma, ekinlere karşı savaş, suikast girişimleri, sürekli ve iyi finanse edilen propaganda kampanyaları, kirli işler için geniş casusluk ağları, sayısız destabilizasyon kampanyası ve elbette meşhur Domuzlar Körfezi çıkarması.
Bu sosyalist egemenlik mücadelesi, yalnızca Küba Devrimi’ne özgü değildi. Her sosyalist deneyimin temel özelliği olmuştu. Hiçbirine dış müdahale olmadan, en vahşi hibrit anti-komünist savaş biçimleri olmadan özerk bir şekilde gelişme şansı tanınmamıştır. Michael Parenti`nin* sözleriyle: “Hiçbir zaman serbest bırakılmış bir sosyalizm örneği görmedik.” Var olmayı başaran tek şey, kuşatma altındaki sosyalizmdir.
Sosyalizme karşı yürütülen bu bitmez tükenmez dünya savaşı, gerçek dünyada sosyalizmin nasıl göründüğünü anlamak için gerekli maddi bağlamdır. Bu, emperyalist güçlerin siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel kontrolü altında olmak yerine özerk egemenlik kurma mücadelesinin zorunlu bir sonucudur. Emperyalistlerin şiddetli ve müdahaleci yöntemleri karşısında, sosyalist egemenlik mücadelesi güç ve kontrol kullanımını gerektirmiştir.
Bu, zorla elde edilen egemenlik süreci uzun sürebilir ancak stratejisi, aynı düzeyde güce ihtiyaç duymayan daha üst düzey bir demokratik egemenlik biçimidir.
Sosyalist projeleri “otoriter” diye eleştirenler genellikle yine yalnızca duyusal algı düzeyinde kalmaktadır. Toplumsal, siyasi, ekonomik ve kültürel hayata egemenlik sağlamak için alınan tedbirleri görmektedirler. Eksik olan, bu gerçekliğin sosyalistler tarafından değil, emperyalistler tarafından dayatıldığını anlamaktır.
Gelişmek ya da Ölmek
Sosyalistler, tarihsel olarak sömürge, yarı-sömürge ya da neo-sömürge boyunduruğu altında kalmış ülkelerde iktidarı ele geçirebilirlerse, mücadeleleri siyasi-askeri aşamadan siyasi-ekonomik aşamaya geçer. Bu aşamada üretici güçlerin geliştirilmesi en öncelikli mesele haline gelir. Onlarca, hatta yüzyıllarca süren kapitalist az gelişmişlikten sonra, bu ülkelerin bağımlı statülerini aşmaları için üretici güçleri geliştirmeleri mutlak bir zorunluluktur.
Bu gelişme, aynı zamanda halkın ihtiyaçlarını karşılamak için de gereklidir; çünkü halk, dayatılan azgelişmişlik koşulları nedeniyle büyük yoksunluklar yaşamıştır.
Kapitalizmin tarihi, üretici güçlerin sömürgeci yağma ve yabancı üretici sınıfların yoğun sömürüsüyle hızla geliştirilebileceğini göstermiştir. Ancak sosyalizmi hedefleyen devletler, farklı bir yoldan ilerlemek zorundadır: İşçi sınıfları arasında desteğini pekiştirerek ve emperyalizm ile eşitsiz mübadeleden gelen artı değere bağımlı olmadan gelişmelidir.
Eğer üretici güçler yeterince hızlı geliştirilmez, ülke kendine yeterli ve kendini savunabilir hale gelmezse, emperyalist güçler tarafından ezilecektir. Bazı durumlarda gelişme ihtiyacı o kadar acil olmuştur ki, bazı sosyalist ülkeler geçici olarak ekolojik ayak izini büyütmek, madencilik ve kaynak çıkarma (extractivism), sömürülen işgücü kullanımı ve dengesiz gelişme gibi taktik tavizler vermek zorunda kalmışlardır.
Birçok kişi, sosyalizm bayrağı altında bu tür faaliyetleri gördüklerinde hemen isyan etmiştir. Bunları, söz konusu ülkelerin komünizme giden yolda olmadığına ve dolayısıyla gerçekten sosyalist olmadığına dair açık kanıtlar olarak görmüştür. Yine aynı sorun: Önceden kurulmuş bir komünizm imgesi ile anlık duyusal algı arasındaki uyumsuzluk, gerçek dünyada sosyalizmi inşa etmenin maddi mücadelelerini anlamayı engellemektedir.
Duyusal algıya takılıp kalan bazıları, gözlerinin önündeki hiçbir şeye, ideal bir gelecek toplum tasvirine uymadığı sürece “sosyalizm” etiketini yapıştırmayacaklarını bile iddia etmektedir.
Bu kişiler, dağ tırmanışının teorisini mükemmelleştirmeye devam ederken, başkalarının gerçekten —bazen kendi teorilerine aykırı gibi görünen zikzaklarla— dağa tırmandığını gören ve bununla dalga geçenlere benzemektedir.
Sosyalizmin Diyalektiği (2)
Duyusal algı, sosyalist bilincin en düşük düzeyidir. Sadece dünyaya bakıp onu zihindeki bir imgeyle karşılaştırmaktan ibarettir; dünyanın somut doğasını ya da sürmekte olan maddi mücadeleleri mutlaka anlamayı gerektirmez. Sosyalizmin diyalektiği ise daha üst bir anlayış düzeyine geçmeyi gerektirir.
Gördüğümüz gibi, zorla özerk egemenlik kurma ve gelişmeci politikalar, emperyalist bir dünyada sosyalizmin hayatta kalması için zorunlu olmuştur.
Sosyalizmin diyalektiğini açıklamak için taktik ile strateji yi birbirinden ayırmak faydalıdır. Taktikler, kısa vadeli manevralardır; genel hedef olan stratejiye ilerlemek için gereklidir.
Lenin’in dağcı metaforunda açıkça belirttiği gibi, bazen taktikler stratejiyle çelişiyor gibi görünebilir. Sonuçta, bir dağcının aşağı indiğini gören biri, bunun zirveye ulaşmak için bir taktik olduğunu nerden bilecektir? Aynı şekilde, disiplinli kontrol yöntemleri uygulayan ve bazı işçilere ve doğaya olumsuz etki eden bir hızla gelişmek zorunda kalan sosyalist ülkeler gören biri, bunun komünizme giden yol olduğunu neden düşünsün ki?
Cevap, elbette duyusal algı dan daha üst bir sosyalist bilinç düzeyinde yatmaktadır. Bu düzeyde, dünyanın maddi doğasının öyle olduğu açıkça görülür ki, amatör gözlere geri çekilme gibi görünen bazı taktikler, aslında ileriye doğru sıçramalar için gerekli geri adımlardır.
Sosyalist ülkeler egemenliklerini ne kadar hızlı kurar ve üretici güçlerini ne kadar hızlı geliştirirse —sosyalist yolda kalmaları şartıyla— o kadar hızlı bir sonraki aşamaya geçebilir ve bu çelişkileri aşabilirler; çünkü artık sadece hayatta kalma mücadelesi vermiyor olacaklardır.
Bu elbette, sosyalizm bayrağı çekildiği anda her türlü disiplin ve gelişmeci politikayı kayıtsız şartsız kabul etmek gerektiği anlamına gelmez. İstismarlar olmuş ve olmaktadır. Sosyalizm, kusursuz insanlardan değil, kapitalizm tarafından ideolojik olarak şekillendirilmiş insanlardan oluşan bir süreçtir.
Bu nedenle sosyalizm altında toplumsal mücadelenin devam etmesi önemlidir ve sosyalist projeler emperyalizme karşı ve gelişme ihtiyacına yanıt olarak farklı taktikler kullanmışlardır. Belirli taktiklerin başarı veya başarısızlığını eleştirel bir şekilde değerlendirebilir ve değerlendirmeliyiz.
- Michael John Parenti: Amerikali siyaset bilimci,tarihçi ve Kültür eleştirmeni dir.
Coşkun Özdemir.
11.04.2026
Zürich
