Bir Ömrün Adı: Ali Salim Bayar – Şemdin ŞimŞir

featured
0
Paylaş

“Gece leylâk ve tomurcuk kokuyor, yaralı bir gül dalı şimdi yüreğim… Haziranda ölmek zor…”

Ahmed Arif’in bu dizelerini yıllardır sayısız kez okudum. Nice haziranlar geçti üzerimizden. Her haziran, halkın hafızasına kazınmış bir başka ayrılığın, bir başka vedanın ayı oldu. Bazı insanlar vardır; öldüklerinde yalnızca bir insanı değil, bir dönemi uğurlarsınız. Bir sesi, bir bakışı, bir yoldaşlığı, bir insanlık hâlini toprağa verirsiniz. Ali Salim Bayar’ın ardından düşünürken içimde dolaşan duygu tam da buydu. Çünkü onun ardından konuşmak, yalnızca bir yoldaşı anmak değil, artık giderek az rastlanan bir insanlık ölçüsünü anlatmaktır.

Ona “Japon Salim” diyorlardı. Lakabının nereden geldiğini bilmeyenler yüzüne bakıp tahminler yürütürdü. Ama onu gerçekten tanıyanlar için bu isim zamanla yalnızca bir lakap olmaktan çıkmış, bir karakteri anlatmaya başlamıştı. Çünkü Salim denildiğinde akla ilk gelen ne cezaevleri, ne işkenceler ne de sürgün yılları olurdu. Akla gelen şey onun mütevazılığı, sakinliği ve insanlara yaklaşımındaki içtenlik olurdu.

Gösterişten uzak yaşardı. Yaptığı şeyleri anlatmayı sevmezdi. Üstlendiği görevlerden söz etmezdi. Sessizce çalışır, sessizce üretir, sessizce paylaşırdı. Bu yüzden yıllar sonra Uruguay’ın mütevazı devlet başkanı José Mujica hakkında okuduklarımda aklıma hep Salim geldi. José Mujica 13 Mayıs 2025’te ölümsüzleşti ve Ali Salim ise 4 Haziran 2025’te. İkisinde de aynı sadelik, aynı gösterişsiz duruş ve aynı insan sevgisi vardı.

Onunla yollarımız ilk kez 12 Eylül öncesinin fırtınalı günlerinde kesişmişti. Ülkenin karanlığa doğru sürüklendiği, sokakların görünenden çok daha tehlikeli olduğu zamanlardı. Bir yoldaşımla birlikte belirlenmiş bir noktaya gitmeye çalışıyorduk. İçimizde açıklayamadığımız bir huzursuzluk vardı. Sonradan öğreneceğimiz üzere yolumuza pusu kurulmuştu. Birkaç dakika sonra o sokağa girmiş olsaydık belki de bugün bunları yazan biri olmayacaktı.

Tam o sırada Salim çıktı karşımıza. Yanımdaki yoldaş onu tanıdı. Kısa bir sohbetten sonra yüzündeki ifade değişti. Her zamanki sakinliğiyle etrafı süzdü, birkaç soru sordu ve sonra o yoldan gitmememiz gerektiğini söyledi. Ne paniğe kapıldı ne de büyük laflar etti. Ama sesindeki kararlılık yeterliydi. Yön değiştirdik. Saatler sonra pusunun varlığını öğrendiğimizde ne olduğunu anladık. O gün belki de hayatlarımızı kurtarmıştı. Ama yıllar boyunca bu olayı bir kez olsun anlatmadı, kendisine pay çıkarmadı. Çünkü Salim’in karakteri buydu. Hayatının hiçbir döneminde yaptıklarıyla övünen biri olmadı.

Sonra yıllar geçti.

Darbe geldi.

İşkenceler geldi.

Zindanlar geldi.

Bir gün bulunduğumuz koğuş basılarak dağıtılırdı; bu bir işkence yöntemi olarak kullanılıyordu. Bazen günde üç kez koğuşumuz talan edilir, dayak eşliğinde kendimizi başka bir koğuşta bulurduk. Yine böyle günlerin birinde, çok dövülen bir yoldaşımızın üzerine iki kişi kapandığımız için özel olarak dayak yedikten sonra hücreye atıldık. Günler sonra hücreden çıkarılıp koğuşlara götürüldük. Ellerimi kullanamaz hâle gelmiştim. Parmaklarım şişmiş, kollarım güçsüzleşmişti. Bir kaşığı tutmak bile büyük bir mücadeleye dönüşmüştü.

Sonunda beni bir koğuşa attılar. Demir kapı açıldı. İçeri girdim. Yorgunluktan ayakta zor duruyordum. Başımı kaldırdığımda ilk gördüğüm kişi Salim oldu.

O anı bugün bile bütün ayrıntılarıyla hatırlıyorum.

Çünkü insan bazen en karanlık anında tanıdık bir yüz gördüğünde bunun ne kadar büyük bir güç olduğunu hayatı boyunca unutamıyor.

Karşımda Japon Salim duruyordu.

Yıllardır görmediğim bir dostumu bulmuş gibi hissettim. Cezaevinin bütün soğukluğu bir anlığına geri çekilmişti sanki. Yanıma geldi. Omzuma dokundu. Yüzünde her zamanki o sakin gülümseme vardı. Hâlimi sordu. O an uzun konuşmalara ihtiyaç yoktu. Orada olması yeterliydi.

İşkencenin izleri bedenimde hâlâ canlıydı. Ellerimi kullanamıyordum. Yemek yiyemiyor, en temel ihtiyaçlarımı bile karşılayamıyordum. Günler boyunca yemeklerimi Salim yedirdi. Suyumu uzattı. Yardıma ihtiyaç duyduğum her an yanımda oldu. Ama zamanla gördüm ki bunu yalnızca bana yapmıyordu. Koğuştaki herkes için aynıydı. Birinin ateşi çıksa başında ilk o belirirdi. Birisi moral olarak çöktüğünde saatlerce yanında otururdu. Hastalananlarla ilgilenir, çözüm arar, dert dinlerdi. Resmî olarak sağlıkçı değildi ama koğuşun sağlıkçısı oydu. Anne değildi ama koğuşun annesi gibiydi. Herkesin derdini kendi derdi gibi sahiplenirdi. Kendi ağrılarını gizler, başkalarının yaralarına koşardı.

Bugün geriye dönüp baktığımda Salim’i yalnızca bir devrimci olarak hatırlamıyorum. Çünkü mücadele tarihini yalnızca çatışmalar, operasyonlar, tutuklamalar ve direnişler yaratmaz. Mücadele tarihini aynı zamanda yaralı bir arkadaşına yemek yediren insanlar yaratır. Gece boyunca hasta bir yoldaşının başında bekleyen insanlar yaratır. Kendini değil çevresindekileri düşünen insanlar yaratır. Salim’in büyüklüğü de tam burada yatıyordu.

Devrimci hareketlerin içinde insanlar çoğu zaman siyasal kimlikleriyle tarif edilirler. Bir isim anıldığında ardından hangi örgütten olduğu, hangi dönemde ne yaptığı, hangi çizgiyi temsil ettiği anlatılır. Uzun mücadele yıllarından geçmiş insanlar için bu neredeyse alışkanlık haline gelmiştir. Fakat Salim bu konuda hep istisnalardan biri oldu.

Onun ardından konuşanları dinlediğimde bunu bir kez daha fark ettim.

Kimse söze siyasi kimliğiyle başlamıyordu.

Kimse önce görevlerini anlatmıyordu.

Herkes farkında olmadan aynı ifadeyi kullanıyordu:

“Bizim Salim…”

Aslında bu iki kelime onun bütün yaşamını anlatmaya yetiyordu.

Çünkü Salim insanların gözünde önce bir örgütün, bir grubun ya da bir çevrenin temsilcisi değildi. O herkesin güven duyduğu, herkesin yanında kendisini rahat hissettiği, en zor zamanlarda kapısını çalabileceği bir yoldaştı. İnsanlar onu anlatırken siyasi sıfatlara ihtiyaç duymuyordu. Çünkü Salim’in bıraktığı iz, siyasal kimliğinin de ötesine geçen insani bir izdi.

Belki de bu yüzden farklı dönemlerde, farklı çevrelerde bulunmuş insanlar onun adını aynı sıcaklıkla anabiliyordu. Çünkü o hiçbir zaman grupsal çıkarları insan ilişkilerinin önüne koyanlardan olmadı. İnsanları ait oldukları yapılara göre değerlendirmedi. Bir yoldaşın ihtiyacı varsa ona koştu, bir dostun derdi varsa onunla ilgilendi. Kimin hangi çevreden geldiğine değil, ne yaşadığına baktı. Mücadelenin en sert dönemlerinden geçmiş olmasına rağmen yüreğinde herhangi bir daralmaya izin vermedi. İnsanlara kategorilerle değil, insan olarak bakmayı sürdürebildi.

Bu yüzden onun ardından konuşan herkes aynı cümlede buluşuyor:

“Bizim Salim…”

Çünkü bazı insanlar yalnızca kendi çevrelerinin değil, dokundukları herkesin yoldaşı olurlar.

Şimdi yine bir haziran ayındayız.

Leylaklar açıyor.

Rüzgâr geçmiş yılların seslerini taşıyor.

Ve Ahmed Arif’in dizeleri her zamankinden daha derin yankılanıyor içimde:

“Haziranda ölmek zor…”

Evet yoldaş, haziranda ölmek zor.

Çünkü seninle birlikte yalnızca bir insanı yitirmedik. Bir kuşağın en güzel özelliklerinden birini uğurladık. Zor zamanlarda güven veren bir sesi, yaralı insanların başucunda bekleyen bir yüreği, kendisini değil başkalarını düşünen bir insanı uğurladık.

Ama biliyorum ki seni tanıyan hiç kimse seni yalnızca bir isim olarak hatırlamayacak.

Bir koğuş kapısında karşısına çıkan dost olarak…

İşkenceden şişmiş ellere uzanan bir yardım eli olarak…

Bir pusunun eşiğinde hayat kurtaran dikkat olarak…

Ve her şeyden önce, herkesin içtenlikle “Bizim Salim” dediği bir yoldaş olarak yaşayacaksın.

Her haziran geldiğinde, leylak kokuları rüzgâra karıştığında ve geçmiş günlerin anıları yeniden canlandığında sen de geleceksin.

Sessizce.

Gösterişsizce.

Tam da yaşadığın gibi.

Çünkü bazı insanlar öldüklerinde toprağa verilmezler.

Hatıralara, dostluklara ve mücadele tarihinin vicdanına karışırlar.

Sen de şimdi oradasın yoldaş.

Bizim Salim olarak…

Saygıyla, özlemle ve minnetle…