7-8 Temmuz’da Ankara’da gerçekleştirilecek NATO Zirvesi, emperyalist blokun yeni saldırı konseptini şekillendireceği kritik toplantılardan biri olmaya hazırlanıyor. Dünyanın dört bir yanında savaşlar sürerken, Ankara’da bir araya gelecek emperyalist liderler barışı değil; silahlanmanın hızlandırılmasını, askeri bütçelerin büyütülmesini ve yeni savaş cephelerinin hazırlanmasını tartışacaklar. Türkiye egemen sınıfları ise bu zirvede yalnızca ev sahibi değil, NATO’nun bölgesel savaş stratejisinin aktif ortaklarından biri olarak yer alıyor.
AKP-MHP iktidarının yıllardır dillendirdiği “yerli ve milli” söylemi, NATO ile kurduğu organik askeri ve siyasal ilişkiyi gizlemeye yetmiyor. İçeride baskı rejimini derinleştiren Saray iktidarı, dışarıda emperyalist ittifakın çıkarlarına hizmet eden askeri politikaları kararlılıkla sürdürüyor. Ankara’da yapılacak zirve de bu bağımlılık ilişkisinin uluslararası ölçekte yeniden teyit edileceği bir buluşma niteliği taşıyor.
Donald Trump’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik sıcak mesajları ve Türkiye’nin bölgesel askeri rolüne ilişkin övgüleri ile NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin açıklamaları birlikte okunduğunda, emperyalist merkezlerin Türkiye’ye biçtiği rol bütün açıklığıyla ortaya çıkmaktadır. Washington ve Brüksel açısından Türkiye, yalnızca coğrafi konumu nedeniyle değil; büyüyen savaş sanayisi, geniş askeri kapasitesi ve bölgesel müdahale olanakları nedeniyle de NATO’nun vazgeçilmez unsurlarından biri olarak değerlendirilmektedir.
Rutte’nin Brüksel’de yaptığı değerlendirmeler bu yaklaşımı açık biçimde doğrulamaktadır. Türkiye’nin askeri gücünü, savunma sanayisindeki üretim kapasitesini ve NATO operasyonlarına sunduğu katkıları uzun uzun öven Rutte, Ankara’da düzenlenecek Savunma Sanayi Forumu’nun da bu potansiyeli daha ileri taşımayı hedeflediğini ifade etmektedir. NATO yönetiminin Türkiye’den beklentisi açıktır: Daha fazla silah üretimi, daha fazla askeri teknoloji ve emperyalist savaş makinesine daha güçlü lojistik destek.
Rutte’nin üzerinde özellikle durduğu bir diğer konu ise askeri harcamaların büyütülmesidir. Avrupa ülkeleri ile Kanada’nın son yıllarda savunma bütçelerine yüz milyarlarca dolar eklemesini olumlu bulan NATO yönetimi, bununla da yetinmeyerek üretim kapasitesinin daha da artırılmasını, daha fazla askerin silah altına alınmasını ve savaş sanayisinin tam kapasite çalışmasını istemektedir. Emperyalist kapitalizm, içine sürüklendiği ekonomik ve siyasal krizleri sosyal harcamalarla değil, militarizmi büyüterek aşmaya çalışmaktadır.
Ankara Zirvesi’nin ikinci temel eksenini Ukrayna savaşı oluşturmaktadır. NATO yönetimi, savaşı sona erdirecek diplomatik girişimlerden değil; Kiev yönetimine daha fazla silah, mühimmat ve mali destek sağlanmasından söz etmektedir. Bu yaklaşım, savaşın sona ermesini değil, uzatılmasını stratejik bir tercih olarak benimsediklerini göstermektedir. Ukrayna halkı emperyalist hesaplaşmanın bedelini öderken, silah tekelleri ise milyarlarca dolarlık yeni siparişlerle kârlarını büyütmektedir.
“NATO 3.0” adı verilen yeni stratejik konsept de aynı doğrultudadır. Bu program, Avrupa’nın yeniden silahlandırılmasını, askeri üretimin sürekli artırılmasını ve NATO’nun uzun süreli çatışmalara hazırlanmasını öngörmektedir. “Güvenlik” kavramı altında pazarlanan bu politika, gerçekte emperyalist rekabetin yeni bir savaş evresine hazırlanmasından başka bir anlam taşımamaktadır.
Rutte’nin Rusya’yı başlıca tehdit ilan ederken Çin, İran ve Kuzey Kore’yi de aynı eksende hedef göstermesi, ABD öncülüğündeki emperyalist blokun küresel hegemonya mücadelesinin siyasal söyleminden ibarettir. Oysa son otuz yılın tarihine bakıldığında işgallerin, bombardımanların, darbelerin ve kitlesel yıkımların arkasında NATO’nun bulunduğu görülmektedir. Bugün de “güvenlik” söylemi altında sürdürülen hazırlıklar, dünya halklarına yeni savaşlar, yeni yıkımlar ve yeni insani felaketler vaat etmektedir.
Ankara Zirvesi, bu nedenle diplomatik nezaket görüntülerinin arkasında emperyalist kapitalizmin yeni savaş planlarının koordine edildiği bir toplantıdır. Türkiye’nin bu süreçte üstlendiği rol ise bağımsız bir dış politika değil, NATO’nun bölgesel askeri stratejisinin tamamlayıcı unsurlarından biri olmaktır. Emperyalist savaş politikalarına karşı gerçek alternatif ise, işçi sınıfının enternasyonalist mücadelesini yükseltmek, militarizme ve kapitalist sömürü düzenine karşı ortak direnişi büyütmektir.
