Suriye’de HTŞ, Emperyalizm ve Bölgesel Güçler Çıkmazı

Ortadoğu, yüzyılı aşkın süredir emperyalistlerin bitmeyen iştahının hedefi oldu. Petrol, doğalgaz, su yolları, askeri üsler ve stratejik geçiş noktaları… Bütün bunlar, bölgeyi küresel kapitalizmin paylaşım savaşlarının merkezine yerleştirdi.

Arap Baharı’ndan Vekalet Savaşlarına

2011’de Arap Baharı’yla başlayan bölgesel sarsıntı, Suriye’de kısa sürede emperyalist müdahalenin ve vekalet savaşlarının en kanlı arenasına dönüştü. Başlangıçta halkın demokratik taleplerini dile getiren yerel ayaklanmalar olarak sunulan bu süreç, çok geçmeden emperyalist bir komplonun parçası olduğu açığa çıktı. ABD, İngiltere, Fransa, İsrail, Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ın desteğiyle örgütlenen cihatçı gruplar sahaya sürüldü; dünyanın dört bir yanından taşınan savaşçılarla Suriye, kanlı bir iç savaşa dönüştürüldü.

ABD ve müttefikleri için Suriye yalnızca bir ülke değildi; İran’ın kuşatılması, Rusya’nın sıkıştırılması ve İsrail’in güvenliğinin garanti altına alınması için kritik bir cepheydi. Libya’da olduğu gibi burada da vekalet savaşları devreye sokuldu. Körfez monarşileri mali kaynak sağladı, Türkiye sınırlarını çetelere açtı, binlerce yabancı savaşçı bölgeye taşındı. Böylece Suriye, emperyalist çıkar hesaplarının kanlı sahasına dönüştü.

ABD, İsrail, Türkiye ve Körfez monarşileri farklı cihatçı grupları destekleyerek Suriye’yi nüfuz alanlarına bölmeye çalıştı. Ancak Kürt özgürlük mücadelesinin öncülük ettiği direniş bu gruplara ağır darbeler indirdi. Çeteler büyük ölçüde yenilgiye uğrayarak İdlib’de Türkiye’nin denetimindeki bölgelere sığındı. Bu süreçte Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ), Türkiye’nin koruması altında emperyalizmin sahadaki taşeronlarından biri haline geldi.

HTŞ zamanla bölgedeki diğer cihatçı fraksiyonları da kontrol altına alarak hâkimiyet alanını genişletti. Batılı güçlerin sahneye sürdüğü HTŞ liderleri, takım elbiselerle “ılımlı siyasetçi” rolüne sokulmaya çalışıldı. Ancak bu maskeler, Suriye’deki istikrarsızlığı daha da derinleştirdi.

El Kaide çizgisinden gelen ve DAİŞ’in artığı olarak sahada varlığını sürdüren HTŞ, Türkiye ve Batı’nın desteğiyle güç kazandı. İdlib merkezli fiili bir yönetim kurarak kendi istihbarat örgütünü, mahkemelerini ve vergi sistemini inşa etti. Uluslararası meşruiyet arayışıyla ABD ve Avrupa’nın desteğini alırken, sahada halka baskı, sömürü ve şiddetten başka bir şey sunmadı. İdlib sokaklarında her gün yaşanan baskılar, kadınlara dayatılan yasaklar ve muhaliflerin infazları bunun en açık göstergesiydi.

Daha düne kadar “dünyanın en kanlı teröristi” ilan edilen ve bombalı saldırıların organizatörü olan Colani, bugün Batı başkentlerinde kırmızı halılarla karşılanıyor. Şam’da iktidar yapılan HTŞ’nin başındaki Colani Şam’a oturunca Alevi, Dürzi ve Kürt temsilcileriyle görüşmeler gerçekleştirerek sözde “birlik” çağrıları yaptı. Oysa bu temaslar, halklara güvence değil, katliam, yağma, kadınların kaçırılması, soykırım ve zorla teslimiyet anlamına geliyordu.

Aleviler “rejim artıkları” söylemiyle hedefe konuyor, Dürziler askeri kuşatma altında pazarlığa zorlanıyor, Kürtlere ise Afrin’deki sürgün ve demografik mühendisliğin devamı dayatılıyor.

26 Temmuz 2025’te İdlib’deki HTŞ Şura Meclisi’nde radikal kanat, Colani’den İsrail ile tüm ilişkilerin kesilmesini ve ABD ile temasların sonlandırılmasını talep etti. Ancak Colani, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ile görüşmelerini sürdürerek örgütü uluslararası meşruiyete kavuşturma adına kendisini oraya oturtanlara vefa borcunu ödemekte. Bu durum örgüt içindeki fay hatlarını derinleştiriyor. Bir yanda “küresel cihat” çizgisi, diğer yanda emperyalist destek arayışı.

Türk MİT’i, HTŞ’de muhtemel bir iç çatışmaya karşı yedek çete grupları organize ediyor. Şam’ın Heresta mahallesinde kurulan “İslami Şura Meclisi”, MİT’e yakınlığıyla bilinen Ebû Elî El-Qeqai koordinasyonunda faaliyet yürütüyor. Bu tablo, Türkiye’nin yalnızca mevcut HTŞ’yi değil, HTŞ sonrası dönemi de planladığını, Kuzey Suriye’deki nüfuzunu kalıcılaştırmaya çalıştığını gösteriyor. Amaç, sahada her zaman yedek güç bulundurmak ve Kürt halkının kazanımlarını tasfiye ederek bölgede kalıcı hâkimiyet tesis etmek.

HTŞ’nin yanı sıra Ensar El-İslam gibi gruplar da özellikle Alevi ve Dürzilere dönük saldırılarıyla öne çıkıyor. Mezhepçi nefret körüklenerek halklar birbirine düşmanlaştırılıyor. Bu siyaset, yalnızca emperyalizmin işine yarıyor.

Bu karanlık tabloda Kürt özgürlük hareketi, Suriye halkları için umut ışığı oldu. YPG/YPJ’nin El Nusra ve DAİŞ’e karşı direnişi yalnızca askeri bir zafer değil, aynı zamanda yeni bir toplumsal modelin inşasıydı. Rojava’da demokratik konfederalizm çerçevesinde kadınların, gençlerin ve farklı halkların katılımıyla eşitlikçi bir yönetim kuruldu. Bu deneyim, emperyalistlerin ve işbirlikçilerin en çok korktuğu alternatif oldu. Çünkü halkların kendi iradeleriyle kurduğu yönetim, emperyalist planları boşa çıkarabilecek yegâne güçtür.

Bugün sahada ABD, İsrail, gerici Arap rejimleri ve Türkiye farklı çıkarlar için hareket ediyor gibi görünse de ortaklaştıkları noktalar var:

ABD, HTŞ gibi yapıları “ılımlılaştırarak” denetim altına alarak bölgede tek hâkim güç olmak peşinde.

İsrail, Suriye’nin zayıflamasını Filistin direnişini yalnızlaştırmak ve kendisini güvenceye almak için hakimiyet alanını genişletmek için fırsat görüyor.

Türkiye, Kürtlerin kazanımlarını tasfiye etmeye odaklanıyor.

Bu üçgen, halkların özgürlük arayışına karşı birleşmiş durumda.

Gerçek çözüm ise emperyalistlerin masasında değil; HTŞ’nin pazarlıklarında, ABD’nin planlarında ya da Türkiye’nin projelerinde hiç değil. Çözüm; Alevilerin, Dürzilerin, Kürtlerin, Arapların, özetle bölgede yaşayan tüm halkların, inançların ve ezilenlerin ortak mücadelesindedir.

Halkların özgür iradesiyle, eşitlikçi ve özgürlükçü bir yaşam hattı inşa etmesi tek gerçek alternatiftir. Filistin direnişiyle dayanışmayı büyütmek, İsrail işgaline karşı ortak tavır almak ise bölgesel özgürleşme mücadelesinin anahtarıdır.

Önceki İçerik“Son Düzlükte”, “Kılıç” mı, “Kelam” mı? Halkların Cevabı: Devrim!
Sonraki İçerikDBP, ırkçı saldırılara karşı işçilerin can güvenliğini sağlamaya çağırdı