İktidarın Hazırladığı 11. Yargı Paketi Meclise Getiriliyor

featured
0
Paylaş

Türkiye derin bir ekonomik çöküşün, kitlesel yoksullaşmanın ve artan güvensizliğin ortasında debelenirken iktidar, toplumun gerçek sorunlarına çözüm üretecek adımlar atmak yerine, 11. Yargı Paketi adı altında yeni bir siyasi mühendislik girişimini gündeme taşıyor. Her geçen gün genişleyen yoksulluk, açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm edilen milyonlar, barınma krizinin altında ezilen gençler ve kadınlar çözüm beklerken, iktidar yine bildiğini okuyor. Bu kez de on binlerce hükümlüyü, suça sürükleyen toplumsal koşulları görmezden gelerek, cezaevlerinden hızla tahliye etmeye hazırlanıyor.

Paketin ayrıntıları toplumda adalet duygusunu zedeleyecek türden. “Suçun türüne bakılmaksızın” ifadesiyle taciz, istismar, gasp, hırsızlık, uyuşturucu satıcılığı ve çeşitli ağır adli suçlardan hükümlü binlerce kişinin kısa süre içinde açık cezaevine geçmesi ve ardından tahliye edilmesi öngörülüyor. Daha önce “31 Temmuz 2023” ibaresiyle sınırlı tutulan infaz düzenlemesinin kapsamı genişletilerek, tarih öncesinde işlenmiş fakat hükmü kesinleşmemiş suçlar da pakete dahil ediliyor. Bu düzenlemeyle hem kapalı cezaevlerinin yükü azaltılacak hem de siyasi iktidarın kendi tabanı üzerinde bir “iyilik” algısı yaratılmaya çalışılacak. Adalet Bakanlığı’nın hesaplarına göre bu düzenlemeden ilk aşamada 55 bin, birkaç ay içinde ise toplam 115 bin kişi yararlanacak. Üstelik bu kişilerin önemli bir bölümünün “ağır adli suçlardan” hükümlü olduğu bilinirken, düzenlemeye yönelik endişeler her geçen gün artıyor.

Tüm bunlar yaşanırken, özellikle devrimci ve muhalif kimlikleri nedeniyle cezaevlerinde tutulan siyasi tutsakların maruz bırakıldığı ağır koşullar ise giderek daha da vahim bir hâl alıyor. Yıllardır süren tecrit, iletişim hakkının kısıtlanması, sağlık hizmetlerine erişimde engeller, keyfî disiplin cezaları ve insan onurunu zedeleyen uygulamalar, iktidarın politik tutsaklara yönelik sistematik baskısının her geçen gün daha da arttığını gösteriyor. F tipi hapishanelerle kurumsallaştırılan tecrit rejimi, bugün “kuyu tipi” zindanlarla daha da ağırlaştırılıyor; gün ışığının sınırlı ulaştığı, insan temasının neredeyse tamamen yok edildiği bu yapılar, tutsakların iradesini kırmayı hedefleyen bir yok etme politikasını açık biçimde yansıtıyor. Bu koşullara rağmen siyasi tutsaklar yıllardır direniyor; hak ihlallerine, teslim alma ve kişiliksizleştirme politikalarına karşı çeşitli mücadele biçimleri geliştirerek teslimiyeti reddediyorlar. Ancak iktidar, en temel insan haklarını talep eden bu tutsaklara yönelik baskıyı arttırırken, ağır adli suçlardan hükümlü binlercesinin tahliyesini “reform” diye sunmaya çalışıyor. Bu çifte standardın kendisi bile, adalet sisteminin nasıl siyasallaştığını ve kime karşı acımasız, kime karşı esnek olduğunu bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor.

Devletin üzerine düşen, toplumu güven içinde tutmak, suçu doğuran sosyoekonomik koşulları ortadan kaldırmak ve yargının caydırıcı etkisini güçlendirmekken iktidar yine tersini yapıyor. Ekonomik krizle birlikte artan suç oranlarının sınıfsal bir gerçekliği işaret ettiği ortadayken, sorunların kökenine dokunmak yerine sonuçlarıyla oynamak tercih ediliyor. Cezaevlerinin yükünü hafifletmekle övünen iktidar, aslında yıllardır yarattığı yoksulluğun toplumsal sonuçlarını yönetmekten aciz olduğunu itiraf ediyor. Çünkü cezaevleri, bu düzenin yarattığı eşitsizliklerin depolandığı yerlerden başka bir şey değil.

Bu yeni yargı paketi, özellikle yoksul mahallelerde yaşayanlar için yeni bir kâbusun kapısını aralıyor. Zaten güvencesizliğin, işsizliğin, şiddetin ve derin yoksulluğun kıskacındayken, şimdi bir de ağır suç işlemiş binlerce kişinin hazırlıksız biçimde sokağa salınması tehlikesiyle karşı karşıyalar. Kadına yönelik şiddetin önüne geçemeyen, çocukları koruyamayan, uyuşturucu trafiğini bitiremeyen bir iktidarın bu düzenleme ile topluma güven vermesi mümkün değil. Aksine, “adalete” olan inanç daha da zedelenecek; en savunmasızların güvenliği daha da kırılganlaşacak.

İktidar ekonomiyi düzeltmek, halkın sofrasındaki yangını söndürmek, asgari ücreti insan onuruna yakışır bir seviyeye çıkarmak yerine yine kolay olanı seçiyor: suçluları serbest bırakıp toplumsal bedeli halka yüklemek. Her şey pahalanırken, her gün yeni bir zam haberi gelirken, halkın yaşadığı yoksulluk, açlık ve borç sarmalına yönelik tek bir somut çözüm üretilmezken, iktidar ısrarla toplumsal güvenliği tehdit eden uygulamaları hayata geçiriyor.

Net olan bir şey var: Bu düzenleme yoksullara umut değil, yeni bir karanlık getiriyor. Toplumu korumak yerine daha güvensiz hâle getiriyor. Adaleti güçlendirmek yerine çürütüyor. Halkın yaşadığı krizlere çözüm değil, yeni krizler ekliyor. Bu nedenle 11. Yargı Paketi, toplumun vicdanında bir “af” değil, derinleşen adaletsizliğin yeni bir tezahürü olarak yerini alacak. Ekonomik ve sosyal çöküşün ortasında, iktidarın bu düzenlemeyi halka “iyilik” diye sunmaya çalışması ise artık kimseyi ikna etmiyor. Çünkü Türkiye’nin gerçek ihtiyacı suçluların tahliyesi değil; eşitlik, adalet ve insanca yaşam.