Kobanê Devrimi 14 yaşında: Kazanımlar tasfiye kıskacında – Serhat Yılmaza

featured
Paylaş

19 Temmuz 2012’de Kobanê’de başlayan ve kısa sürede Kuzey ve Doğu Suriye’ye yayılan devrim, yalnızca bir iktidar boşluğunun doldurulması değildi. Kürt halkının inkâr ve asimilasyona karşı kendi kaderini eline aldığı; kadınların siyasal ve toplumsal yaşamın eşit öznesi haline geldiği; farklı halkların komünler ve meclisler aracılığıyla ortak bir yaşam kurmaya giriştiği tarihsel bir kopuştu. Aradan geçen 14 yılda IŞİD yenilgiye uğratıldı, halkların öz yönetim deneyimi büyüdü ve kadın özgürlüğü kurumsal güvencelere kavuşturuldu. Ancak bugün bu kazanımlar, Şam yönetiminin merkezileştirme politikası, Türkiye’nin askerî baskısı ve emperyalist güçlerin değişen çıkar hesapları altında ciddi bir tasfiye tehdidiyle karşı karşıya.

Suriye rejiminin güçlerini Kobanê’den çekmesinin ardından yönetim binaları 19 Temmuz 2012’de halk güçlerinin denetimine geçti. Kobanê’de başlayan süreç Afrin ve Cizîrê’ye yayıldı; köy ve mahalle komünlerinden kent ve kanton meclislerine uzanan bir öz yönetim modeli kurulmaya başlandı. Yıllarca kimliği, dili ve siyasal varlığı inkâr edilen Kürt halkı, kendi yaşamı hakkında karar alma iradesini ortaya koydu.

Kobanê Devrimi’ni bölgedeki diğer iktidar değişikliklerinden ayıran temel özellik, yeni bir ulus devlet kurmak yerine halkların tabandan örgütlenen ortak yönetimini esas almasıydı. Kürtlerin, Arapların, Süryanilerin, Ermenilerin, Türkmenlerin, Çeçenlerin, Müslümanların, Hristiyanların ve Êzidîlerin kendi kimlikleriyle yönetime katılması hedeflendi. Yönetimin tabanında komünler, bunların üzerinde mahalle, kent ve kanton meclisleri yer aldı. Üretimden eğitime, güvenlikten adalete kadar toplumsal yaşamın halk meclisleri aracılığıyla örgütleneceği bir model oluşturulmaya çalışıldı.

Bu model, burjuva devletin iktidarı merkezde toplayan yapısına karşı karar süreçlerini mahallelere, köylere ve işyerlerine yayma iddiası taşıyordu. Halkın yalnızca yönetilen veya belirli aralıklarla sandığa çağrılan bir seçmen kitlesi değil, kendi yaşamının doğrudan kurucusu olması amaçlandı. Devrimin önemi de yalnızca yöneticilerin değişmesinden değil, ezilenlerin kendi kendilerini yönetebileceğini göstermesinden kaynaklanıyordu.

Devrimin en köklü kazanımı kadın özgürlük mücadelesinde ortaya çıktı. Kadınlar askerî savunmadan yerel yönetimlere, ekonomiden adalet mekanizmalarına kadar hayatın her alanında örgütlendi. Bütün yönetim kademelerinde biri kadın, diğeri erkek olmak üzere eş başkanlık sistemi benimsendi. 2023 tarihli Toplumsal Sözleşme, meclislerde yüzde 50 kadın temsilini ve kadınların komünden bölgesel yönetime kadar kendi bağımsız örgütleriyle yer almasını güvence altına aldı.

Kadın evleri, kadın meclisleri, kooperatifler ve öz savunma örgütleri, kadınları aile içindeki geleneksel rollere hapseden erkek egemen düzene karşı oluşturuldu. Çocuk yaşta ve zorla evlilikle, çok eşlilikle ve kadına yönelik şiddetle mücadele eden düzenlemeler hayata geçirildi. Bu kurumlar, kadınların erkek egemen yapılarda sembolik biçimde temsil edilmesinden daha ileri bir anlam taşıdı. Kadınlar kendi sorunları hakkında bağımsız karar alma ve toplumsal yaşamın bütün alanlarına müdahale etme gücü kazandı.

Kadın Savunma Birliklerinin, yani YPJ’nin IŞİD’e karşı mücadeledeki rolü kadın devriminin dünya çapındaki simgelerinden biri oldu. Ancak dönüşüm yalnızca cephede silah taşıyan kadınlardan ibaret değildi. Devrimin daha derin etkisi, daha önce kamusal yaşamdan dışlanan kadınların köy toplantılarından belediyelere, kooperatiflerden mahkemelere kadar karar mekanizmalarında söz sahibi olmasıydı. “Jin, Jiyan, Azadî” böylece bir sloganın ötesine geçerek yeni bir yaşam kurma iradesinin ifadesine dönüştü.

Kobanê’nin 2014’te IŞİD tarafından kuşatılması, devrimin varlık-yokluk mücadelesiydi. IŞİD ağır silahlarla kentin büyük bölümüne girerken yüz binlerce insan yerinden edildi. AKP iktidarının başındaki Recep Tayyip Erdoğan “Kobanê düştü, düşecek” derken sınırın iki tarafındaki halklar Kobanê’yle dayanışmak için ayağa kalktı.

YPG ve YPJ öncülüğündeki direnişe Türkiye devrimci hareketinden savaşçılar ile dünyanın farklı ülkelerinden enternasyonalistler katıldı. “No pasarán” ve “Stalingrad düşmedi, Kobanê düşmeyecek” sözleri, faşizme karşı tarihsel mücadelelerle Kobanê direnişi arasında kurulan bağın ifadesi oldu. Kürt, Türk, Arap ve dünyanın farklı halklarından devrimcilerin kanı ve teri aynı toprakta birbirine karıştı. Ocak 2015’te IŞİD’in kentten çıkarılması, örgütün yenilmezlik görüntüsünü parçalayarak bölgedeki mücadelede yeni bir dönem başlattı.

ABD öncülüğündeki koalisyonun hava desteği Kobanê savaşında önemli rol oynadı. Ancak bu durum emperyalizmin devrimin dostu olduğu anlamına gelmiyordu. Washington’un SDG ile kurduğu ilişki, kadın özgürlüğünü veya halkların öz yönetimini savunma amacına değil, IŞİD’i kendi bölgesel çıkarları doğrultusunda geriletme ihtiyacına dayanıyordu. ABD, ihtiyaç duyduğu sürece SDG’yi kara gücü olarak kullandı; güç dengeleri değiştiğinde ise yönünü merkezî Şam yönetimine çevirdi. Bir kez daha görüldü ki emperyalist devletlerin kalıcı dostları değil, kalıcı çıkarları vardır.

Devrime yönelen saldırılar IŞİD’in yenilgisiyle sona ermedi. Türkiye’nin 2018’de Afrin’e, 2019’da Serêkaniyê ve Girê Spî’ye yönelik askerî harekâtları, Özerk Yönetim’in toprak bütünlüğünü parçaladı. Yüz binlerce insan yerinden edildi; Türkiye destekli silahlı grupların denetimine geçen bölgelerde kaçırma, işkence, yağma ve mülklere el koyma vakaları kayıtlara geçti. Uluslararası Af Örgütü, 2019’daki harekât sırasında yargısız infazlar ve sivillere yönelik hukuka aykırı saldırılar dâhil savaş suçu niteliğinde eylemlere ilişkin bulgular yayımladı.

Elektrik santrallerinin, petrol tesislerinin, su altyapısının ve tahıl depolarının hedef alınması halkın gündelik yaşamını sürdürebilmesini güçleştirdi. Askerî saldırılar ve ambargo, ekonomik bağımsızlığın maddi koşullarını zayıflattı. Ekolojik ve komünal ekonomi hedefiyle kooperatifler kurulmasına rağmen savaş ekonomisi, petrol gelirlerine bağımlılık, dış yardım ihtiyacı ve piyasa ilişkileri aşılamadı.

Bu durum devrimin karşı karşıya kaldığı temel çelişkilerden birini oluşturdu. Toplumsal üretim araçlarında köklü bir dönüşüm gerçekleştirilemediği ölçüde komünal ekonomi, savaşın ve kapitalist pazarın baskısı altında sınırlı kaldı. Halk yönetimi iddiasının kalıcılaşabilmesi için yalnızca siyasal kurumların değil, üretim ve bölüşüm ilişkilerinin de emekçiler lehine dönüştürülmesi gerekiyordu.

Esad yönetiminin devrilmesinin ardından Kobanê Devrimi açısından yeni ve daha ağır bir dönem başladı. Mart 2025’te SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi ile Ahmed eş-Şara başkanlığındaki geçiş yönetimi arasında imzalanan anlaşma, askerî güçlerin, sınır kapılarının, petrol ve doğal gaz sahalarının ve sivil kurumların Suriye devletine entegre edilmesini öngördü. Özerk Yönetim, kurumların kolektif yapısını ve yerel karar mekanizmalarını korumak isterken Şam yönetimi merkezî devlet egemenliğini dayattı.

Ocak 2026’da Şam’a bağlı güçlerin başlattığı askerî harekât, müzakere masasındaki dengeleri değiştirdi. SDG, Rakka ve Deyrizor başta olmak üzere geniş bölgelerden çekildi. Petrol sahaları, sınır kapıları ve ana ulaşım yolları merkezî yönetimin denetimine geçti. SDG’nin kontrol alanı Kobanê ile Haseke’nin kuzeyindeki Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelere doğru daraldı. Entegrasyon, eşit tarafların özgür iradesine dayanan bir birleşme olmaktan çıkarak askerî baskı altında yürütülen eşitsiz bir sürece dönüştü.

Ocak sonunda varılan anlaşmayla Özerk Yönetim’e bağlı askerî, güvenlik ve kamu kurumlarının kademeli biçimde Suriye devletine bağlanması kabul edildi. Şam yönetimine bağlı güvenlik güçleri Haseke ve Kamışlı’ya girdi. Yerel asayişin İçişleri Bakanlığına, sivil kurumların ise ilgili devlet bakanlıklarına bağlanması süreci başladı.

Kürtçenin ulusal dil olarak tanınması, Kürtçe eğitimin önünün açılması, vatandaşlıktan çıkarılan Kürtlerin statüsünün düzeltilmesi ve Newroz’un resmî tatil ilan edilmesi tarihsel öneme sahip adımlar. Ancak bu haklar demokratik ve çoğulcu bir anayasayla güvence altına alınmış değil. Merkezî iktidarın kararnamesiyle tanınan hakların, değişen güç dengeleriyle yeniden ortadan kaldırılması mümkün. Kültürel tanınma, halkın kendi kendini yönetme hakkının yerine geçirilemez.

Nitekim sahadaki uygulamalar, Kürtçenin ve Kürt halkının tarihsel hafızasının ne ölçüde güvence altında olduğuna ilişkin kuşkuları büyütüyor. Haseke Adalet Sarayı’nın tabelasından Kürtçenin kaldırılması protestolara yol açarken Kobanê girişine Şam yönetimi tarafından kentin Arapçalaştırılmış resmî adı olan “Ayn el-Arab” yazılı yeni bir tabela yerleştirildi. Bunun üzerine binlerce Kobanêli, “Ayn el-Arab’a hayır, Kobanê’ye evet” ve “Kobanê kimliğimizdir” sloganlarıyla yürüdü. Kent sakinleri, Kobanê adının resmî belgelerde ve kamusal alanlarda tanınmasını istedi.

Yaşananlar yalnızca bir tabela veya isim tartışması olarak görülemez. Kentlerin, köylerin, dağların ve nehirlerin adları halkların tarihsel hafızasını taşır. Sömürgeci ve asimilasyoncu iktidarların önce dili, ardından yer adlarını hedef alması tesadüf değildir. Kürtçe isimlerin kamusal alandan çıkarılması, coğrafyanın halkıyla kurduğu tarihsel bağı koparma ve onu egemen ulusun dili üzerinden yeniden tanımlama girişimidir. Baas döneminden miras kalan “Ayn el-Arab” adında ısrar edilmesi, eski rejimin Araplaştırma politikasının farklı bir yönetim altında sürdürülmesi tehlikesine işaret ediyor.

Kobanê söz konusu olduğunda bu müdahale daha güçlü bir siyasal anlam taşıyor. Çünkü Kobanê artık yalnızca Kuzey Suriye’deki bir kentin adı değil; IŞİD gericiliğine karşı direnişin, kadınların özgürlük mücadelesinin ve halkların enternasyonalist dayanışmasının dünya çapındaki simgesidir. Kobanê adı Madrid’den Stalingrad’a uzanan antifaşist direniş hafızası içinde yerini aldı. Dünyanın dört bir yanından devrimciler bu adı sahiplendi; Kobanê’de birleşen direniş, IŞİD’in yenilmezlik görüntüsünü parçaladı.

Bu nedenle “Kobanê” yerine “Ayn el-Arab” adının dayatılması tarafsız bir idari tercih olarak okunamaz. Bu hamle, Kobanê halkı ve devrimci kamuoyu açısından 2014-2015 direnişinden siyasal bir intikam alma ve o direnişin yarattığı kolektif hafızayı silme girişimi anlamına geliyor. IŞİD’in silahla ele geçiremediği kentin adı şimdi devlet bürokrasisi ve tabelalar aracılığıyla ortadan kaldırılmak isteniyor. Dün “Kobanê düştü, düşecek” diyenlerin beklentisini halkın direnişi boşa çıkarmıştı; bugün aynı direniş, kentin adı kamusal alandan silinerek unutturulmak isteniyor.

Bir halkın dilini resmen tanıdığını ilan edip onun tarihsel yer adlarını reddetmek açık bir çelişkidir. Gerçek eşitlik yalnızca Kürtçenin ulusal dil ilan edilmesiyle değil, Kürt halkının kendi kentini, köyünü ve coğrafyasını kendi diliyle adlandırma hakkının kabul edilmesiyle mümkündür. Kobanê adının savunulması bu nedenle kültürel bir talebin ötesinde, devrimin hafızasını ve halkların kendi kaderini belirleme hakkını savunma mücadelesidir.

Tasfiye tehlikesinin bir başka somut göstergesi, Özerk Yönetim Kadın Kurumunun Temmuz 2026’da Suriye Sosyal İşler ve Çalışma Bakanlığına bağlanması oldu. Kadın Kurumunun bağımsız yapısıyla faaliyet göstermeyeceği ve Suriye Aile ve Nüfus Komisyonunun Haseke şubesine dönüştürüleceği açıklandı. Çalışanların tamamının görevlerini koruması güvence altına alınmadı; personelin merkezî bakanlığın ölçütlerine göre yeniden değerlendirileceği bildirildi.

Bu adım basit bir bürokratik düzenleme olarak görülemez. Devrimin temel ilkelerinden biri, kadınların karma kurumlarda temsil edilmesinin yanı sıra bağımsız karar mekanizmalarına sahip olmasıydı. Kadını bağımsız bir siyasal özne olarak kabul eden kurumun, kadını yeniden “aile” başlığı altında ele alan merkezî bir yapının şubesine dönüştürülmesi ciddi bir gerilemedir. Kadınların devrimle kazandığı özerk örgütlenme hakkı, devletin geleneksel ve erkek egemen kurumsal sınırları içinde eritilmek isteniyor.

Toprakların, enerji kaynaklarının ve sınır kapılarının merkezî yönetime devredilmesi; halk meclislerinin karar yetkisinin daraltılması, yerel kurumların bakanlık şubelerine dönüştürülmesi, Kürtçe yer adlarının reddedilmesi ve bağımsız kadın örgütlenmesinin zayıflatılması aynı merkezileştirme politikasının parçalarıdır. Amaç yalnızca idari bütünlük sağlamak değil, halkların kendi kendini yönetme deneyimini devletin denetimi altında etkisizleştirmektir.

Kazanımları savunmak, Özerk Yönetim döneminde yaşanan sorunları görmezden gelmek anlamına gelmemeli. Ertelenen seçimler, PYD’nin siyasal alandaki belirleyici konumu, muhaliflere yönelik baskı iddiaları ve Arap nüfusun yönetime katılımında yaşanan sorunlar devrimin demokratik iddiasını zayıflattı. IŞİD bağlantısı gerekçesiyle on binlerce kişinin yargılanmadan kamplarda ve cezaevlerinde tutulması, işkence iddiaları ve çocukların silahlı yapılara alınması da savunulamaz. Sosyalist bir tutum, devrimi romantikleştirmek değil; onu kendi eşitlik, özgürlük ve halk iktidarı ilkeleri temelinde eleştirmek ve ilerletmek zorundadır.

Bugün yaşanan süreç tamamlanmış bir tasfiye değil, kazanımların geleceğini belirleyecek sert bir sınıf ve iktidar mücadelesidir. Merkezî devlet kurumları bir kadın örgütünün tabelasını değiştirebilir, bir meclisin yetkilerini elinden alabilir, bir komünü sıradan bir idari birime dönüştürebilir veya bir kentin Kürtçe adını resmî kayıtlardan çıkarabilir. Ancak kadınların kazandığı siyasal bilinç, halkların birlikte yönetme deneyimi ve emekçilerin kendi yaşamları hakkında söz sahibi olma iradesi yalnızca kararnamelerle ortadan kaldırılamaz.

Kobanê Devrimi’nin geleceği, SDG’nin Suriye ordusuna hangi biçimde katılacağından ibaret değildir. Belirleyici olan; komünlerin karar yetkisinin, seçilmiş yerel meclislerin, eş başkanlığın, bağımsız kadın örgütlenmesinin, ana dilinde eğitimin, tarihsel yer adlarının ve halkların eşit siyasal statüsünün korunmasıdır. Afrin, Serêkaniyê ve Girê Spî’den sürülen halkın güvenli ve onurlu dönüşü sağlanmadan kalıcı barıştan söz edilemez.

19 Temmuz’un 14’üncü yılında devrimin toprakları daraltılmış, kurumları merkezî devlet içinde eritilmeye başlanmış ve öz savunma gücü sınırlandırılmış durumda. Buna karşın Kobanê’de ortaya çıkan kadın özgürlükçü, halkçı ve çok kimlikli yaşam düşüncesi yenilmiş değil. Bu birikimin yaşaması halkların ve emekçilerin örgütlü gücüne, kadınların bağımsız mücadelesine ve enternasyonal dayanışmanın yeniden büyütülmesine bağlı.

Kobanê’nin dünyaya bıraktığı miras, en ağır savaş koşullarında bile başka bir hayatın kurulabileceğini göstermesidir. Kobanê adını savunmak da bu nedenle yalnızca bir kentin adını değil; o adla bütünleşen direnişi, enternasyonal dayanışmayı ve devrim umudunu savunmaktır. Bugünün görevi, bu mirası merkezî devletin, bölgesel gericiliğin ve emperyalist çıkarların tasfiye girişimlerine karşı korumak ve özgür, eşit, sosyalist bir geleceğin parçası haline getirmektir.